Kan Bağının Altında

Dünya Aile Günü

Zeynep Begüm AKAY

Aile Nedir?

Aile kavramı, birçok araştırmacı tarafından farklı şekillerde tanımlanan fakat her tanımın ortak bir noktası olan toplumsal bir birimdir. Özgüven’e göre aile: “Evlilik bağıyla başlayan, akrabalık ve sosyal bağlarla birbirlerine bağlanan, birçok role sahip, karşılıklı etkileşimde bulunan, genellikle aynı evde yaşayan bireylerden oluşan, üyelerinin psikolojik, sosyal, kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılayan bir birimdir’’ (Epik, Çiçek ve Altay, 2016).  Ozankaya’ya göre; “Aile, içinde insan türünün belli biçimde üretilip, topluma kazanılma sürecinin belli ölçüde ilk ve etkili biçimde cereyan ettiği, cinsel ilişkilerin belli biçimde düzenlendiği, eşler ve anne babalarla çocuklar (ailenin biçimine göre başka yakınlar) arasında belli ölçüde içten, sıcak, güven verici ilişkilerin kurulduğu, yine içinde bulunulan toplumsal düzene göre ekonomik etkinliklerin az ya da çok bir ölçüde yer aldığı toplumsal kurumdur” (Epik, Çiçek ve Altay, 2016).  Gökçe’ye göre aile; “Anne-baba, çocuklar ve iki tarafın kan akrabalarından (aile biçiminin gereksinimlerinden) oluşmuş ekonomik ve toplumsal bir birliktir” (Epik, Çiçek ve Altay, 2016).  Bu tanımların gölgesiyle kısaca söyleyebiliriz ki aile; bireyin hayatını şekillendiren, karşılıklı etkileşimlerle kurulan, biyolojik yapıyı ve evlilik gibi sosyal kurumları barındıran geniş ve önemli toplumsal bir kavramdır. Ayrıca bireylerin hayatla ilgili önemli bilgileri edindiği ilk okuldur da. Literatürü incelediğimizde bir çocuğun (veya yetişkinin) öğrenip öğrenmediğini anlamak için çeşitli psikolojik kuramların açıklamalarını görebiliriz. Örneğin, davranışçı öğrenme kuramı; bir bilginin öğrenilip öğrenilmediğini, o bilginin davranışa dönüşüp dönüşmediğine bağlı olarak gözlemleyebileceğimizi söyler. Yani, eğer bir birey öğrenmişse bunu davranışlarına yansıtır. Fakat bilişsel öğrenme kuramı; davranışçıların aksine öğrenmenin içsel meselelerine odaklanır ve öğrenmenin gerçekleştiğini söylemek için bu bilgileri kullanıp kullanmadıklarına odaklanmamızı öne sürer. Davranışçılar, öğrenmenin yollarından biri olarak koşullanmayı açıklar. Hepimizin bildiği Pavlov’un köpekleri, bir koşullanma örneğidir. Fakat biz bu yazıda model alarak öğrenmeye odaklanacağız. Bu doğrultuda çocukların saygıyı nasıl öğrendiklerini tartışacağız. Çocuklar saygıyı öğrenmek için koşullanırlar mı yoksa büyüklerini mi model alırlar?

Öğrenmenin Gerçeği

Saygı, özellikle bizim kültürümüzde üzerine titizlikle gidilen bir konudur. Genelde bir başkasının hakkında yargıda bulunurken eğer o kişinin saygılı olduğunu algılıyorsak başarısızlıklarını, hatalarını, yanlışlarını göz ardı edip onu grubumuza dahil etme eğilimimiz olabilir. Çünkü kişinin saygılı olması, bizim kültürel normlarımızla uyumlu olmasına tekabül eder. Aileler, bu doğrultuda çocuklarına erken yaşlardan saygıyı aşılamayı kendilerine görev bilir. Fakat bu görev, ebeveynlerin zaman zaman amacına hizmet etmesinden aykırı bir amaç doğrultusunda kullanılır. Nihan Kaya (Eylül, 2018)’nın ‘İyi Aile Yoktur’ kitabında belirttiği gibi ‘saygı, itaat değildir’. Çocuğunun saygılı olmasını isteyen bir ebeveyn onu baskılamak yerine saygıyı gözlemlemesine, model almasına eşlik etmesi gerekir. Böylelikle amacına hizmet eden bir görevi yerine getirmiş olur. Bir çocuğun babasıyla aynı fikirde olmamasını ve bunu dile getirmesini saygısızlık olarak görmek, bu çocuğa saygıyı değil itaati aşılar ve onu meşrulaştırır. Oysa zıt görüşlere (çift taraflı mesajlara) maruz kalan bireylerin, tek taraflı görüşlere maruz kalanlara oranla azınlıkları ve farklılıkları daha çok kabul ettiği görülmektedir (Myers, 2017). Bu doğrultuda daha çok saygı duyan çocuklar yetiştirilebilir. Çocuğun görüşlerini bildirmesinin önüne set çekersek, farklı düşünmesini saygısızlık olarak yansıtırsak, rızası olmadığı halde ebeveynlerinin yolunda gitmesine zorlarsak ve ailelerinin zihniyetinde ilerleyebilmesini sağlayacak kadar otonomi tanırsak ne bir birey yetiştirmiş ne de bir bireye öğretmen olmuş oluruz. Nihan Kaya (2018)’nın dediği gibi:


‘’Çocuğa böyle bir hiyerarşi aşılarsanız, çocuk ya ona biçtiğiniz ‘alt’ konumu benimseyerek büyüyünce o konumdan çıkamayacak, ya da, yaşının yeterince kemale erdiğini düşündüğünde yaşça kendinden küçük olanları saygı söylemi altında ezecektir.’’

Model alarak öğrenmenin çocuklar üzerindeki etkisi çok büyüktür. Saygının dışında cinsel kimlik rollerini de model alarak öğrenir çocuklar. Kızlar annelerini model alırlar, onlarla özdeşleşirler ve anneleri gibi davranışlar sergiler. Eğer ki anne, sadece fiziksel bir annelik görevi üstleniyorsa (bu görev ona toplum tarafından ‘anne cefakardır, yük çeker, çocuğu için canını feda eder’ gibi toplum tarafından atfedilen ve çocuk bakımının sadece ona ait olduğu meşrulaştıran görevlerdir), onu gözleyen çocuğun da ileride sadece fiziksel anne olacağını söylemek pek de yalan olmaz. Annelik içgüdüsü, yani yeni doğan bebeğini koruma ve bakım verme eğilimi, sanıldığı kadar tümüyle doğuştan gelen/içgüdüsel bir yetenek olmadığı bilimsel olarak kanıtlanmış ve bireylerin sonradan kazandığı, model alarak öğrendiği bir yapı olarak ortaya konmuştur (Gibbens, 2018). O halde, bir çocuğa nasıl bir ebeveynlik davranışını gösterirsek, böyle bir ebeveyn yaratmış olacağız. Tabii bu çocuğun tüm aksiyonlarını anne-babaya yükleyeceğimiz anlamına gelmez. Nihan Kaya (Eylül, 2018)’nın dediği gibi:

‘‘Her insan, kendisi için doğru olanı bilerek doğar. Çocuğa öğrettiklerimiz, çocuğun aslında doğuştan gelen ve gelişmesi gereken bu iç realitesiyle bağını koparmasına, içinde bölünme yaşamasına ve sonunda onları öldürmesine neden olur.’’

Çocuğun tıpkı bir lastik gibi ebeveynleri tarafından şekillendirilebiliyor olması, ebeveynlere çocuğunu istediği şekilde biçimlendirme hakkının doğabileceği anlamına gelmez. Sağlıklı bir ailede olması gereken şey, çocuğun taleplerine de güven duyuluyor olmasıdır. Çocuk kendisini markete götürülen bir nesne değil, anneyle birlikte alışveriş yapan bir özne, eyleme ortak olan, ondan keyif alan bir özne gibi hissederse, kendisini ispatlama ihtiyacı da kendiliğinden ortadan kalkar (Kaya, 2018).

Hayırlı Evlat Olmak

‘’ İnsanın ruhsal sağlığının bozulmasına yol açan, yaşanan hayal kırıklıkları değil, bu hayal kırıklıklarından duyulan acının yaşanmasının ve ifadesinin yasak olmasıdır. Ana babalar tarafından konulan bu yasağın esas amacı, ana-babanın korunmasını sağlamaktır.’’ (Miller, 2003)

Ebeveynlerin beklentilerine ve taleplerine uygun şekilde biçimlenmek, hayırlı evlat olmanın bir ayağını oluştururken onlara kırgın olduklarında, acı hissettiklerinde duygularını ifade etmemeyi bilmek hayırlı evlat olmanın diğer ayağı olarak algılanmaktadır. Anneye küsülmez, babaya cevap verilmez öğütleriyle büyüyen her çocuk, potansiyel ebeveyn olduklarında bu döngüyü devam ettirir ve kırgınlıklarla yaşamayı öğrenen (veya bunlarla yaşama tutunmayı öğrenen) çocuklar yetiştirir. Çünkü hayırlı evlat olmanın böyle olacağını öğrenmişlerdir, böyle öğreteceklerdir. Tüm yükü aileye yıkamayacağımız gibi, her yanlışta durumu çocuğun kusuruna, çocuğun var oluşuna, çocuk oluşuna atfedemeyiz. Karşımızdaki kişi ile tartışırken ‘çocuk mu var karşında, kimi kandırıyorsun sen?’ gibi laflar etmek, aslında ne kadar refleksif ve spontane çıkıyor ağzımızdan. Oysa kurduğumuz cümlelerin anlamını irdelediğimizde, çocuk olmanın kandırılmaya yeterli bir sav olabileceğini kabullenmiş olduğumuzu görebiliriz. Çocuğu çocuk olduğu için küçümsemek, aile kurumunun verdiği anne-babalık statüsüne sırtımızı yaslamak hata yapmayacağımız ve kusursuz olacağımız anlamına gelmez. Ayrıca ailenin son söz sahibi gibi koşulsuz otoriteye ve dolayısıyla anne baba olmanın kutsallığına da bağlayamayız. Böyle aileler, çocuk için duygusal anlamda ölümlü olarak tanımlanır.

Çocuğunu yaşı itibari ile ötekileştirmenin yanı sıra bir de cinsiyet kimliği ile de kutuplaşmasına neden olacak tutarsız ebeveynlik stillerine sahip olmak, iyi ailenin var olduğunu ancak iyi bir evladın olmayacağı anlamına mı gelir? Bütün çocuklara yaşı gereği büyüklere her koşulda boyun eğmesi gerektiği öğretilirken kızlara daha da boynunu eğmesi için diretmek (Kaya, 2019), bahsettiğimiz döngüye daha da ketlenmeye neden olacaktır.  Bu baskı sadece sağlıklı aile modelini bozmayacak, toplumu da toksikliğe ve çıkmaza itecektir. Kız çocuğu istemediği halde basmakalıplardan ve geleneksel kodların dayatmalarından dolayı özellikle ailenin kadınları tarafından baskıyı içselleştirmesi, onların da aile büyüklerinden baskıyı ve boyun eğmeyi öğrendiklerini yansıtır. Ancak biz, ideal anne babaların bu zararlı davranışlarını fark ederek çocuklarının bir hayat yaratmasında destekçi olan kişiler olması gerektiğini vurgularız. Üstelik yaşam döngüsü araştırmaları da gösteriyor ki, 20’li yaşlarda oluşan tutumlar sonradan değişebilir (Myers, 2003). Yani, bize büyüklerimiz tarafından saygı ve toplumsal norm adı altında açtıkları yaraları, çocuklarımızda açmamak bizim elimizdedir. Yeter ki bu döngüyü durdurmak isteyelim, farkında olalım. Kültürel olarak çocuğun benliğine ket vuran bir toplum olsak da, çocuklara ne kadar birey gibi davranırsak o kadar kendilerini gerçekleştirebileceklerini görelim.


Farkındalık

Bu yazı, 15 Mayıs Dünya Aile Günü’ne ithafen bir yetişkinin tekme tokat dövülmesinin taciz ve istismar olarak kabul edildiği ancak çocuğa atılan dayakların normal ve eğitici karşılanmaya devam ettiği bir dönemde, çocuklara uygulanan şiddetin sadece gözle görülür olmadığını, saygı ve ahlak normları altında çok derin ve yaralayıcı şiddet uygulamalarının gerçekleştiğini sorgulamak ve farkındalık kazandırmak adına yazılmıştır. Farkında olmadan, aile kurarak aktardığımız bu şiddeti 21.yüzyılda da sürdürmeye devam ettiğimizi ve buna son vermek için bireylerin öncelikle farkındalık kazanması gerektiği önemlidir. Annemiz aracılığı ile büyükannemizin özelliklerini alırız (Wolynn, 2016) fakat bu, bütün hatalarımızı ve eksikliklerimizi çocukluk travmalarımıza atfederek sorumluluklardan cayabileceğimiz anlamına gelmez. Nesilsel açıklama çalışmalarının öne sürdüğü kanıtlara göre; yaşam döngüsü çalışmalarının aksine insanların doğuştan belirli tutumlara sahip olduğu ve bunların yıllar içerisinde değişmediği görülür (Myers, 2017). Bu nedenle kuşak farklılaşmaları meydana gelir. Eğer ki her bir anne-baba adayı, çocuk yetiştirmede bu noktalara hassasiyet ile yaklaşır ise bundan sonraki neslin de sağlıklı bireyler yetiştirebileceğine emin olabiliriz. Wolynn (2016), kitabında ‘İnsanlar derin acılar yaşadığında, genelde bu acıdan kaçınarak kendilerini duygusal acıdan uzaklaştırmayı denerler. Bu şekilde, korunduklarını ve çocuklarını da koruduklarını düşünürler’ der. Eğer ki bu acılardan kaçmak yerine bunların farkında olursak, çocukları korumaya başlamış oluruz.

Yazımı Alice Miller (2014)’ın Beden Asla Yalan Söylemez kitabından alıntı yaparak bitirmek isterim:


‘’Minnet ve suçluluk duygularından kurtulmak, içselleştirdiğim anneme ve babama bağlılığımı kırma yolunda aşırı derecede önemli bir aşamaydı. Ancak atılması gereken başka adımlar vardı. Bunlardan en önemlisi, anne ve babamla olan ilişkimde şiddetle ihtiyaç duyup yoksun kaldığım duyguların samimiyetle paylaşılmasının, iletişim kurma özgürlüğünün, nihayet bir gün karşılanabileceği beklentisinden ve umudundan vazgeçmekti.’’

Umudu tükenen çocukların yetiştirilmemesi dileğiyle.

Kaynakça:

  • Tekin Epik, M. , Çiçek, Ö. ve Altay, S. (2017). Bir sosyal politika aracı olarak tarihsel süreçte ailenin değişen/değişmeyen rolleri. Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi, 17 (38), 35-58. Erişim adresi https://dergipark.org.tr/tr/pub/spcd/issue/30309/327106
  • Dudu Karaman, E. & Doğan, N. (2018). Annelik rolü üzerine: Kadının ‘annelik’ kimliği üzerinden tahakküm altına alınması. Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi , 6 (2) , 1475-1496 . DOI: 10.19145/e-gifder.443214
  • Gibbens, S. (2018, 9 Mayıs). Is maternal instinct only for moms? Here’s the science. National Geographic. https://www.nationalgeographic.com/science/article/mothers-day-2018-maternal-instinct-oxytocin-babies-science
  • Kaya, N. (2019). İyi toplum yoktur. İthaki Yayınları.
  • Kaya, N. (2018). İyi aile yoktur. İthaki Yayınları.
  • Miller, A. (2014). Beden asla yalan söylemez. Okuyan Us Yayınları.
  • Miller, A. (2003). Başlangıçta eğitim vardı. Arion Yayınları.
  • Wolynn, M. (2016). Seninle başlamadı. Sola Unitas.
  • Myers, D. ve Hill, M. (2017). Sosyal psikoloji. Nobel Akademik Yayıncılık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir