İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ: ÖZGÜRLÜK HEMEN, ŞİMDİ

Şirvan İNANÇ

Dünya Basın Özgürlüğü Günü

Özgür doğmuş insanların halkın ifade özgürlüğünü

Savunmasıdır gerçek özgürlük.

Özgür konuşabilen, konuşacak olan insan

En büyük övgüyü hak eden insandır.

Kimse sessiz kalamayacaksa eğer, kalmayacaksa

                                             Euripides, Hiketides

İfade özgürlüğü “Düşünceyi söz, yazı ya da başka vasıtalarla başkalarına aktarabilme, anlatabilme, yayabilme ve onları kendi düşünce ve inançlarının doğruluğuna ikna edebilme, inandırabilme, tercihleri doğrultusunda tutum ve davranışlarda bulunabilme hakkı” olarak tanımlanabilir (Tanör, 1969).

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 10. maddesinde ise ifade özgürlüğü şöyle tanımlanmaktadır; “Herkesin anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşünce özgürlüğünü ve kamu otoritelerinin müdahalesi ve sınırlandırması olmaksızın, bilgi ve düşünce alışverişi özgürlüğünü kapsar”.

İfade özgürlüğünün kısıtlanması insanlığın iletişim kurmaya başlamasından itibaren günümüze kadar gelmiş bir uygulamadır. Yazıya ve düşünceye sansür uygulaması el yazmalı kültürlerde de vardır. Buna ilk hedef olan filozof Pitagor olmuş ve Tanrı’ya hakaret ettiği gerekçesi ile tüm eserleri yakılarak yok edilmiştir. Aynı şekilde Antik Yunan’da sadece iki tür metne sansür uygulanırdı: dine ve Tanrı’ya hakaret eden ve ateist yapıdaki metinler ile onur kırıcı içerikte olan metinler. 4. yüzyıla kadar bu yasaklı kitaplar dışındaki kitaplar yasaklanmamaktaydı. 4. yüzyıl itibari ile piskoposlar belirli kitapları ya tavsiye ediyorlardı ya da kınıyorlardı, henüz yasaklama yetkisine erişememişlerdi. 8. yüzyıla gelindiğinde kilise görevlileri kitapları yasaklamaya ve yakmaya başladılar.

Baskının kurallaşması ile geçen yüzyıllar sonrasında anca  Rönesans ile 15. yüzyılda Kilise’nin bu kısıtlayıcı etkileriyle savaş başlamıştır. Ayrıca Luther’in öncülük yaptığı Kilise’ye bir başkaldırı olan Reform hareketinin de ifade özgürlüğüne büyük katkıları olmuştur.

Endüstri Devrimi ile birçok alanda yaşanan gelişmeler sonucu iletişim kanallarında artış olmuştur. Bu artışlar sonucu devletler basım ürünlerine belirli kurallar getirerek “kötüye kullanımı” engellemeye çalışmışlardır.

Günümüzde basın ve ifade özgürlüğü gelişmiş ülkelerde tüm temel hakların başında gelir ve diğer tüm temel hakların koruyucusu konumundadır.

Günümüzde düşüncenin açıklanmasının en olağan yolu basındır. Özgür toplumlarda yani demokratik devletlerde halkın demokrasi ile devlet yönetimine katılması basın ile sağlanmaktadır. Demokratik toplumlarda basın, iktidar ve devlet hakkında haber yapmak, belirli konularda tartışmaları başlatmak, eleştiri yapmak ve toplumu aydınlatmak gibi görevlere sahiptir. Bu görevler nedeni ile basına iki hak ve görev tanınmıştır. Bunlar; “haber verme hakkı ve görevi” ve “denetim ve eleştirme hakkı ve görevi”dir. Basın özgürce bilgi toplayabilmeli, eleştirebilmeli ve bu haberleri yayımlayabilmelidir. Basın objektif bir biçimde toplumu aydınlatmak ve gerçekleri göz önüne sermek ile yükümlüdür. Basının diğer bir görevi yöneticileri eleştirmek ve sorunları toplum ile paylaşmaktır. Yani eleştiri yapmak basının hem hakkı hem de görevidir.

Basının sansürlenmesi, halkının çıkarları ile kendi çıkarları uyuşmayan ve halkın ne düşünmesi gerektiğini manipüle etmek isteyen hükümetlerce yüzyıllardır kullanılan bir yöntemdir. John Milton’ın İngiltere Parlamentosu’nun 1643 yılında yazılı eserlere sansür uygulayan bir kanun çıkarması sonucunda yaptığı konuşmada söylediği gibi “Vicdanı temiz olan ve gerçeğe değer veren biri her şeyi açıkça tartışabilmekten kaçınmamalıdır.”. Yani yetkenin basını ve düşünceleri kısıtlamasının sebebi yalnızca kendi düşüncelerini empoze etmek veya bir gerçeği gizlemek ise bu yetkinin kötüye kullanımı olur.

Basının ve düşüncenin sansürlenmesi birçok tehlikeyi beraberinde getirmektedir. Sansürlenen düşünce doğru olabilir ve sadece iktidarın çıkarı doğrultusunda sansürlenmişse sadece bir ülke doğru bilgiden mahrum bırakılmış olmaz. Aslında bütün bir ırkın, tüm dünyanın hatta gelecek nesillerin ve asıl iktidarın yanlılarının doğru bilgi edinme hakları ellerinden çalınmış olur.  Eğer sansürlenen düşünce doğru ise yanlış bilgiyi düzeltme yani yerine doğru bilgiyi koyma hakkımız elinden alınmış olur. Bir görüşün yanlış olduğunda kesinlikle emin olmamız hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Emin olmuş olsaydık bile insanları muhakeme ve akıllarını kullanma haklarını ellerinden aldığımız için yine de kötülük yapmış olurduk.

İktidarlar sık sık tartışmaları azaltmak umudu ile kendileri ile aynı fikirde olmayan gruplara sansür uygulama eğiliminde olurlar. John Stuart Miller’ın da belirttiği gibi “Tartışmayı susturma yönündeki her girişim, hata yapmazlık varsayımına dayanır.. Bu sosyal psikolojideki ‘Naif Gerçeklik’ kavramı ile açıklanabilir. Bu kavram herkesin dünyayı “olduğu doğru haliyle” algılayanın kendisi olduğu algısı olarak tanımlanabilir. Mutlak hükümdarlar ve onların savunucuları kendi görüşlerinin doğru olduğuna kesinlikle güven duyarlar ve kendileri dışındaki herkesin düşüncelerinin yanlış olduğunu savundukları için sansürün hak kısıtlaması olmadığını düşünürler.

İnsanın asıl görevi muhakeme yeteneğini kullanmaktır. Birey sürekli olarak kendi düşünceleri ile toplumun farklı kesimlerinin düşüncelerini karşılaştırır- ki doğruya ancak bu yol ile ulaşılır. Basına ve düşünce özgürlüğüne yapılan kısıtlamalar insanın muhakeme yapma hakkını sınırlar ve doğruya ulaşmasını engeller. Ayrıca dünyadaki bir kısım insan muhakemeden oldukça yoksundur ve bu insanlar bir otorite tarafından dayatılmadıkça bilgilere sorgulama yolu ile ulaşmayı reddederler. Bu bireyler dünya tarihinin en başından beri varolmuş ve düşüncelere uygulanan sansürün sorumluluğunu ve doğru bilginin gizlenmesinin sorumluluğunu iktidarlar ile paylaşmışlardır.

John Milton İngiltere Parlamentosu’na basın özgürlüğü ile ilgili yaptığı konuşmada “Uygulama başlı başına bir hakaret. Yirmi tane adam İngiltere’nin dâhilerini ve duyarlılarını ölçüp biçmeye yetebilir mi hiç?,,, Hakarete uğrayan yalnızca eğitimli insanlar değil. Sıradan insanlar da düşüncesizce kaleme alınmış herhangi bir yazıdan etkilenecek kadar budala kimseler olarak görülmektedirler” diyerek aslında mutlak iktidarların kendileri hariç toplumun tüm kesimlerini muhakeme yeteneklerini kullanamayacak aciz gördüğünün bir kanıtıdır.

Sonuç olarak, ifade özgürlüğü insanlığın bel kemiğidir. Yüzyıllar boyunca dünyadaki bilgi varlığına büyük katkılarda bulunmuş filozoflar, düşünürler ve bilim insanları kendi çağdaşları tarafından sansürlenmiş ve engellenmeye çalışılmışlardır. Sadece bir dakikalığına eğer bu insanlar çağdaşlarının baskı ve ötekileştirilmelerine boyun eğmiş olsalardı şu an Dünya olarak nerede olacağımızı düşünelim. Hiçbir zaman mutlak bir doğru yoktur. Bilim gibi kanıtlar ile çalışılan bir alanda bile kesinlik söz konusu olamazken hiç kimse düşünceleri doğrultusunda yargılanamaz. Farklı düşüncelerin gerçekleştirdiği açık ve seviyeli tartışmalar asla zararla sonuçlanmaz, aksine birçok doğrunun ortaya çıkmasını sağlar. Basının buradaki görevi ise iktidarlar tarafından kısıtlanmadığı zamanlarda farklı görüşleri ve düşünceleri objektif bir biçimde yansıtmaktır.

Kimsenin düşüncelerini ifade etmekten korkmadığı, özgür günler görmek dileği ile!

KAYNAKÇA

  • Mill, J. S. (2019). Düşünce ve Tartışma Özgürlüğü Üzerine (7. Baskı). İstanbul: Can Yayınları (Özgün eser 1859 tarihlidir)
  • Milton, J. (2018). Areopagitica: Basın Özgürlüğü Üzerine (1. Baskı). İstanbul: Pinhan Yayıncılık (Özgün eser 1643 tarihlidir)
  • Bury, J. B. (2021). Düşünce Özgürlüğü Tarihi (1. Baskı). İstanbul: Ark Kitapları (Özgün eser 1927 tarihlidir)
  • Acabey, M. B. (2013). Basın Özgürlüğü ve Bu Özgürlüğün Bir Sınırı Olarak Kişilik Hakkı. Journal of Yaşar University, 8, 1-54.
  • Odyakmaz, N. (2003). BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN DÜŞÜNSEL TARİHİ. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi|, (18).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir