Irkçılık ile Yaşamak

Zeynep Begüm AKAY, Alp Çağrı KURTULUŞ

Irkçılık ile Mücadele

İnsanlığın ortaya çıkmasından itibaren ‘’farklılıklar’’ her zaman büyük sorunlar ortaya çıkarmıştır. Bu farklılıklar din, renk, ırk, cinsiyet vb. kavramlar üzerinde kendini gösterir. Bu kavramlar üzerinden tarih boyunca üstünlük mücadelesi süre gelmiştir. Bu üstünlük mücadelesi kaynaklı tarihte insanlık haklarını çiğneyen çok fazla olay meydana gelmiştir.

BİR IRKA AİT OLMAK

Gelişim, doğum öncesi anne karnından ölüme kadar devam eden uzun bir süreçtir. Bu süreç içerisinde gelişimin hızı artar, durağanlaşır, yavaşlar ve hayatın sonunda da bir anlam ifade etmez. Bireylerin gelişim süreci boyunca en çok zorlandığı, karmaşık bulduğu ve çabaladığı olgu da tanımlamaktır. Hayatımız boyunca algılamak için, yorumlamak için, eleştirmek için hep bir tanımlama yaparız. Özellikle ergenlik döneminde kişiler kimliklerini keşfetmeye, keşifler esnasında başarısız girişimlerde bulunmaya, keşfettikleri kimlikler yetişkinlik döneminde değişime uğramaya başlasa da, her birey çocukluğundan itibari kendini tanımlar. ‘’Ben bir kızım, ben yedi yaşındayım, ben hızlı koşarım, ben uzun boyluyum…’’ fakat bazı tanımlamalar bu gelişim sürecine uymaz, sabit ve kalıcıdır, doğuştan gelir ve kimi zaman bireyin elinde olmayan sebeplerle soyutlanmasına neden olur.

IRK VE IRKÇILIK

Sosyolojideki en karmaşık kavramlardan biri ırktır. Kimi yazarlar dört ya da beş temel ırk belirlemişken kimileri de üç düzineye yakın ırk tanımaktadır. Irkla ilgili bilimsel kuramlar 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Bu kuramlar İngiltere ve diğer Avrupa uluslarının kendilerine tabi bölgeler ve topluluklara hükmettikleri imparatorluk güçleri haline gelmeleriyle, ortaya çıkan yeni toplumsal düzeni haklı çıkarmak için kullanılmışlardır.

Irk, biyolojik olarak temellendirilen dış görünüme göre bireylerin ve grupların yerinin belirlendiği, çeşitli vasıfların ya da becerilerin atfedildiği bir dizi toplumsal ilişki olarak anlaşılabilir. Irksal ayrım, insan farklılıklarını tanımlama tarzından daha öte bir şeydir; keza toplum içerisindeki güç ve eşitsizlik örüntülerinin yeniden üretilmesinde önemli rol oynar.

Fiziksel özelliklere dayalı eski tarz “biyolojik” ırkçılık günümüzde pek seyrek olarak açıkça dile getirilir. ABD’de yasallaştırılmış ırk ayrımının sona ermesiyle ve Güney Afrika’da apartheid rejimin yıkılması “biyolojik” ırkçılığın reddedilmesinde önemli dönüm noktalarıdır. Artık biyolojik ırkçılıktan kültürel ırkçılığa doğru bir değişim yaşanmaktadır. Bu görüşe göre, üstünlük ve aşağılık hiyerarşisi çoğunluk kültürünün değerlerine göre inşa edilmektedir. Çoğunluğun dışında tutulan bu gruplar, asimile olmayı reddettikleri için marjinal hale gelmekte ya da aşağılanmaktadır.

Sosyal grupların kalıtımla geçen bedensel özellikler sebebiyle farklılaştığını ve bu farklılıkların onlar arasındaki statü ve ilişkinin belirleyicisi olması gerektiğini iddia eden akıma ırkçılık denir. Bu mantığa göre kişiler arasındaki hiyerarşiyi genleri belirlemektedir. Irkçılık, düzenli bir kronolojiye sahip değildir. Bununla beraber tarihte, insanların zihnindeki ırkçılık algısının ve ırkçılığın yerinin değişiklik gösterdiği birtakım dönüm noktaları olmuştur.

Irkla Tanışma

Çoğu çocuk ırk denen kavramla ve herkesin de bir ırka ait olduğuyla okul öncesi dönemde veya ilkokulda tanışır. Hepimiz ilkokula başlamadan milli marşı ve andımızı öğrenir ve ‘Türk olmak’ ile tanışırız. Soyut olarak zihinde canlandırmak için yeterli bilişsel gelişimimiz olmasa da, bir gruba ait olunduğunu sezinler ve biliriz. Hatta uzun süreler boyunca dünya üzerindeki herkesin aynı grupta yer aldığına inanan çocuklarla da karşılaşabiliriz. Peki, ne zaman farklılıklarla tanışırız? Ne zaman aynı grupta olmadığımızı öğreniriz? Öğrendiklerimiz davranış ve tutumlarımıza, duygu ve düşüncelerimizde nasıl evrilir?

Bir çocuk, memleketini zikrettiğinde aldığı geri dönütlerdeki etiketlerle ırkların varlığıyla tanışabilir. Karadenizli olduğunu söylediğinde ‘Laz mısın?’ Doğulu olduğunu söylediğinde ‘Kürt müsün?’ gibi alışverişler, çocukların ‘biri olmak ve diğerinden farklı olmakla’ ilgili keşfini sağlar.  Fakat bu farklılıkları kavramak, Piaget’in de sunduğu gibi somut işlem dönemindeki bir çocuğun tam olarak anlayabileceği, yakalayabileceği gibi değildir. Laz olmak, Kürt olmak veya Ermeni olmak çocuk için bir yetişkinin anladığı anlamları kapsamaz. Bu anlamları kavramak, kimi zaman ailenin öğretileriyle, kimi zaman bir kitapla ve kimi zaman ayrımcılığa uğramakla edinilebilir. Hatta yıllar boyunca hangi grupta olduğunu bilmeden yaşayan insanlar vardır. Avukat Fethiye Çetin ‘’Anneannem’’ adlı kitabında, anneannesinin Ermeni olduğunu ve dolayısıyla ailesinin geçmişini yetişkinlik yaşlarında öğrendiğini işlemiştir. Oysa birçok insan küçük yaşlardan itibari kim olduğunu bilir. Bu bağlamdan yola çıkarak Fethiye Çetin ve Ayşe Gül Altınay ‘Torunlar’ kitabını yazmış ve yıllarca kim olduğunu, aile öyküsünü bilmeyen Ermenilerle yaptığı röportajları derlemiştir. Yazarlar, ırk kavramını ırkçılıkla karşılaşarak (veya ondan sakınarak) tanışanları yazarlar.

‘’…Trabzon’daki Ermeni varlığı azdır, muhabbeti edilen bir konu değildir. Ben çok geç yaşta öğrendim, kuzenlerim hala bilmiyor. Çünkü aileler ‘Ermeni’yiz’ demiyorlar.’’

Tarihte Irkçılık

Irkçılık denilince akla gelen tipik ayrımcılıklardan başlıcası siyah-beyaz ayrımıdır. Tarihin derinliklerinden günümüzün 150 yıl öncesine kadar toplumların genelinde kölelik kurumu hüküm sürmüştür. Siyahilere yapılan ırkçı ayrımcılığın ilk örneğine görüldüğü kadarıyla kölelik kurumunda rastlanır. Eski zamanlardan beri siyahiler, renklerinden dolayı aşağılanmaya maruz kalmış; böylece köle gibi muamele görmüşlerdir. Yine eskiden beri özellikle siyasi otoritelerin siyahilerden çok miktarda köle edindikleri bilinen bir gerçektir.

Yahudiliğin ulusal bir din olması itibariyle maruz kaldıkları baskıların hem dini hem de ırkçı bir kimliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu baskılar ırkçılık tarihinin en kara sayfalarından olan Holokost’u doğurmuştur. Böylece başta Hitler Almanya’sı olmak üzere tüm Avrupa’da yüz binlerce Yahudi ırkçı duygularla öldürülmüştür. Holokost (Yahudi Soykırımı), batı medeniyeti, ulus devleti, modern bürokrasi toplumu ve bunun yanı sıra insan doğası ile ilgili anlayışımızın merkezinde yer alan bir olaydır. Milyonlarca masum sivilin taammüden toplu katliamıdır. Yahudileri yalnızca kökünün kurutulması müstahak olarak gören bir ırkçı ideolojinin motivasyonu ile Naziler, eşi benzeri görülmemiş ölçekte bir soykırım gerçekleştirmiştir. Hastası sağlıklısı, zengini fakiri, dinen Ortodoks olanı ya da Hristiyanlığı seçeni, yaşlısı genci (bebekler dahil) demeden Avrupa Yahudilerinin tümünü yok etmeyi planlamışlardır. Savaştan önce Avrupa’da yaşayan yaklaşık her üç Yahudi’den ikisi Holokost sırasında öldürülmüştür. 1945’te II. Dünya Savaşı sona erdiğinde -kurbanların bir milyondan fazlası çocuk olmak üzere- altı milyon Avrupalı Yahudi hayatını kaybetmiştir.

Nazi partisinin lideri Adolf Hitler, bir insanın karakter özelliklerini, tavırlarını, kabiliyetlerini ve davranışını bu kişinin sözde ırk yapısının belirlediğine inanmıştır. Hitler’e göre tüm gruplar, ırklar ya da uluslar (bu terimleri birbirinin yerine kullanmaktaydı) kendi içinde, sabit olarak bir kuşaktan sonrakine iletilen kişisel özellikler taşımaktaydı. Hiçbir birey doğuştan gelen ırksal niteliklerini aşamazdı. Tüm insan tarihi, ırksal mücadele ile açıklanabilirdi. Hitler ve Naziler, insanoğlunun toplu olarak “ırklar” hâlinde sınıflandırılabileceğine ve her bir ırkın, tarih öncesi zamanlarda insanların ilk ortaya çıkışından bu yana genetik olarak aktarılan ayırıcı karakter özellikleri taşıdığına inanmıştır. Bu kalıtsal karakter özellikleri, sadece dış görünüş ve fiziksel yapı ile ilgili olmayıp aynı zamanda iç zihinsel yaşantıyı, düşünme biçimlerini, yaratıcı ve örgütsel yetenekleri, zekayı, kültür hazzını ve takdirini, fiziksel kuvveti ve askerî yeterliliği de şekillendirmekteydi. Nazilere göre, bir ırkın hayatta kalması üreme ve çoğalma yeteneğine, bu genişleyen popülasyonu destekleyecek ve besleyecek kara parçası birikimine, gen havuzunun saflığını muhafaza etmede uyanık olmasına ve bu sayede “doğanın” yaşam mücadelesinde başarı için kendisine bahşettiği “benzersiz “ırksal” özellikleri korumasına bağlıdır. Her “ırk,” genişleme arayışında olduğundan ve dünya üzerindeki alan sonlu olduğundan, hayatta kalma mücadelesi “doğal olarak” şiddetli fetih ve askerî cepheleşme sonucunu doğurmuştur. Dolayısıyla savaşlar (sürekli savaş hâli bile), tabiatın bir parçası ve insanlık hâlinin bir parçasıdır. Naziler, Yahudileri bir “ırk” olarak tanımlamıştır. Yahudi dinini bu durumla alakasız kabul eden Naziler, Yahudiler ve “Yahudi” davranışı hakkında çok çeşitli olumsuz klişeleri, diğer ırklarda olduğu gibi “Yahudi ırkını” da diğer ırklar pahasına yayılarak hayatta kalma mücadelesi vermeye iten, biyolojik olarak belirlenmiş değişmeyen bir kalıtım olgusuna bağlamıştır. Nazilerin ideolojik ırk kavramı, Yahudileri öncelikli “düşman” olarak sınıflandırmakla birlikte, Romanları (Çingeneleri), engelli insanları, Polonyalıları, Sovyet savaş esirlerini ve Afrika Kökenli Almanları da zulmedilecek, tutuklanacak ve yok edilecek diğer gruplar olarak hedef almıştır. Naziler, ayrıca gerek Nazi rejimine bilinçli olarak karşı çıkmaları, gerekse belirli bir yönüyle davranışlarının Nazilerdeki sosyal norm algısına uymaması nedeniyle siyasî muhalifleri, Yehova Şahitlerini, homoseksüelleri ve sözde asosyal kişileri de düşman ve güvenlik riski olarak tanımlamıştır. Yurt içinde geleneklere ve kurallara uymayanları ve sözde ırksal tehditleri, Alman toplumunun süreğen bir kendini temizleme mekanizması aracılığıyla ortadan kaldırmanın yollarını aramışlardır. Naziler, üstün ırkların aşağı ırkları boyunduruk altına almasının ve hatta kökünü kurutmasının sadece bir hak olmayıp aynı zamanda bir yükümlülük olduğuna inanmıştır. Bu ırk çatışmasının doğa kanunu ile tutarlı olduğuna inanmışlardır. Naziler, stratejik vizyon olarak özellikle Slavlar ve sözde Asyalılar (bununla kastettikleri Sovyet Orta Asya insanları ve Kafkasya bölgesinin Müslüman nüfusları idi) olmak üzere doğuştan aşağı ırk olduğuna hükmettikleri tebaaya egemen bir Alman ırkı vizyonunun peşinden gitmiştir. Naziler, propaganda amacıyla bu stratejik vizyonu çoğu zaman Batı medeniyetini bu “Doğulu” ya da “Asyalı” barbarlardan ve onların Yahudi liderlerinden ve örgütleyicilerinden kurtarmaya yönelik bir savaşım çerçevesine oturtmuşlardır. Hitler ve Nazi hareketinin diğer liderlerine göre bir insanın nihaî kıymeti, bireyselliğinde değil de ırksal olarak tanımlı bir ortak gruba üyelik esasında yatmaktadır. Irksal müştereğin nihaî amacı, kendi varlığını sürdürmeyi sağlamaktır. Çoğu kimse, insanların bireysel bir hayatta kalma içgüdüsüne sahip olduğunda hemfikirdir. Ancak Hitler bir gruba, ulusa ya da ırka (bu terimleri birbirinin yerine kullanarak) mensup olmaya odaklı müşterek hayatta kalma içgüdüsü olduğunu varsayacak kadar ileri gitmiştir. Naziler için bu müşterek hayatta kalma içgüdüsü, her zaman “ırkın” saflığını korumayı ve rakip “ırklar” ile toprak mücadelesi vermeyi gerektirmiştir.

Tarihteki diğer bir büyük ırkçılık örneği Kızılderililerin karşılaştıkları soykırımlar ile Afrikalı siyahi kölelerin ABD topraklarına götürülmesi ve orada yaşadıkları sıkıntılardır. 15. yüzyılın sonunda Amerika kıtasının keşfiyle beraber Avrupalı göçmenler bölgeye yerleşmiş ve bölgeyi sahiplenmişlerdir. Kıtanın yerel halkı olan Kızılderililer, Avrupalılar tarafından vahşi bir soykırıma uğramıştır. Milyonlarca Kızılderili’nin öldürüldüğü bu soykırım beş asır boyunca sürmüştür. Avrupalı göçmenlerin yerleşmesiyle beraber Avrupalılar, işgücü ve köle olarak kullanmak maksadıyla sömürgeleri olan Afrika’dan yaklaşık 12,5 milyon siyahiyi kıtaya getirmişlerdir. Yurtlarından zorla kopardıkları bu siyahileri tarımda ve daha sonra demiryolu inşaatında kullanmışlardır. Kıtada köleliğin kaldırılmasına kadar siyahiler temel insani haklardan mahrum ve aşağılayıcı muamelelere maruz kalmışlardır. Amerikan ordusunun kanlı savaşlarında, değersiz görülerek en ön saflara yerleştirilmişlerdir. Sanayide öne geçen ve ilerleyen yıllarda köleliğin kaldırıldığı Kuzey ABD ile kölelerden büyük ölçüde yararlanan ve köleliğin Birleşik Devletler genelinde kaldırılmasından kaygılanan Güney ABD arasında gerilim meydana gelmiş ve bunun sonucunda 1861 yılında Amerikan İç Savaşı patlak vermiştir. 1865’te Kuzey’in galibiyetiyle sona eren iç savaş sonucu kölelik ülke genelinde kaldırılmıştır. Ancak siyahilere, sonraki adlandırılmasıyla Afro-Amerikanlara yapılan ayrımcılık devam etmiştir. Siyahlarla beyazlar farklı okullara gitmiş, farklı yerleşim yerlerinde yaşam sürdürmüşlerdir. Siyahlar daha kalitesiz vatandaşlık hizmetleri almışlardır. Bununla beraber yıllar geçtikçe siyahların haklarını savunan aktivistlerin sayısı artmış ve siyahların statüsü iyileştirilmeye başlanmıştır. Nihâyet 2009 yılında bir siyahi olan Barack Obama 44. ABD Başkanı seçilmiştir. Yine de siyahilere yapılan ayrımcılık başta polis şiddeti olmak üzere çeşitli yollarla hâlâ açığa vurulmaya devam ediyor. Irkçılık tarihinde en çok öne çıkan iki etnik unsur Yahudiler ve siyahlardır. Yine Fransız İhtilali’nin estirdiği milliyetçilik rüzgârı da ırkçılık tarihi açısından bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır. Irkçılık güç kaybetmeksizin bugün de varlığını devam ettirmektedir. Yine de insan hakları mücadeleleri ve ırkçılık karşıtı faaliyetlerin, ırkçılığın resmi bakımdan meşruiyetini ortadan kaldırması; ırkçılığın eskisi gibi dışa vurulmasını engellemektedir. Yine bu faaliyetler insanların zihinlerine ırkçılığın kötü bir şey olduğunu da yerleştirmiştir. Ancak ırkçı düşünce -her ne kadar ırkçı olduğunu söyleyen bir kimse bulunmasa da- zihinlerde yerini korumaktadır.

Amerika’da ırkçılığın sınıfsal kökleri burada değinmemiz gereken bir diğer konudur. Amerika tarihinde göçler büyük bir öneme sahiptir. Amerika’nın keşfiyle iştahı kabaran sömürgecilik, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yağmalayıp Avrupa’ya taşırken korkunç katliamlara imza atmıştır. Güneyde Aztek ve İnkalar, kuzeyde Kızılderililer soykırıma uğramış; Portekiz, İspanyol, İngiliz ve Fransız sömürgeciliği kıta üzerinde kolonileşmeye başlamıştır. Emek gücü yerli halklardan sağlanmaya çalışılmıştır. Fakat gelişmenin hızı çok daha fazla köle gerektirmiş ve gözler Afrika kıtasına çevrilmiştir. Avrupa’nın yedek köle deposu olan Afrika’nın siyahların bu kez yeni dünyaya taşınması amaçlanmış, bu işin taşeronu ise Fransız tacirler olmuştur. Amerika’ya taşınan kölelerin çoğu, uzun deniz yolculuğunda hastalık ve bakımsızlıktan ölmüş, kıtaya ulaşmayı başaranlar ise toprak sahiplerinin zincirli ırgatları olmuştur. Keşif, bilim ve silah üstünlüğünü elinde tutan beyaz sömürgecilere göre; siyah köleler ve vahşi yerliler tanrının yeryüzünde cezalandırdığı mahluklardı. Onlar, hayvanlarla birlikte alınıp satılması makbul mallardı. Kısacası kıtanın keşfi ve yeni dünyanın inşası, daha işin başında, itki gücünü sömürü ve yağmadan almıştır. Beyaz, Anglosakson ırkın üstünlüğü ise üretim ilişkileri içinde kendi dini, felsefi, ideolojik alanını yaratmıştır. Dolayısıyla Amerika’ya göç, sömürgecilikle başlayan ırkçılığın da göçüdür. Avrupa yeni dünyadan zenginlik ithal ederken, ona ırkçılığı ihraç etmiştir. Amerika’da kölelik ancak 1862’de yasaklanabilmiştir. İç savaşın galibi Kuzey Amerika’ydı ve bu yasak kararının altında Abraham Lincoln’ün imzası vardı. Savaşı kaybeden Güney’in büyük toprak sahipleri köleliği devam ettirmekte ısrar etti. Güney ilkeldi, muhafazakardı, toprağa ve ilkel üretim ilişkilerine bağlıydı. Kuzey ise endüstriyel devrimin ve makineleşmenin atılımını yaşıyordu. Kuzey’in makineleri hızla çalışıyor ama yeterli insan gücü bulunamıyordu. Köleliğin kaldırılması Güney’i çözen, kısa zamanda bir milyon siyah kölenin Kuzey Amerika kentlerine kaçmasını sağlayan bir yedek iş gücü yarattı. Köleliğin kaldırılması, bir insan hakları meselesi olarak dile getirilmekle birlikte Amerika’da kapitalist gelişmenin ihtiyacıydı. Güneyli “köle zincire vurulmuştu, ücretli işçi ise sahibine görünmez iplerle bağlı” olacaktı.

Sosyoekonomik Fişleme: REDLİNİNG

Güney’de siyahların uğradığı zulüm kuzeye göçü arttırmıştır. Kuzey’in karma şehirlerinde, beyazların kendilerini siyahlardan “koruma” refleksi gelişmiştir. Bunun kültürel yanlarına bakarken sınıfsal nedenlerine bakmak önemlidir. Çünkü “korunma” refleksi, özünde sosyal eşitlikten ve mülk paylaşımından kaçışın bir tezahürüdür.

1935 yılında Federal Konut Kredisi Banka Kurulu’nun 239 şehirde başlattığı proje, siyahlara karşı uygulanan sosyal/sınıfsal ayrımcılığın örneklerinden biridir. Önce, konut kredisine başvuranlar hakkında kapsamlı bir inceleme başlatılmış, sonra ödeme risk alanlarını gösteren konut güvenlik haritaları oluşturulmuştur. Yeşil bölgedekiler en güvenilir olanlar iken, onları mavi, sarı ve kırmızı alanlar takip etti. En riskli grup olan kırmızı alanlar daha çok siyahların mahalleleriydi! Bu haritalar işe alımlarda fişleme aracı olarak da kullanılmıştır. Siyahlar bu kez seyreltilmiş bir ırkçılıkla karşı karşıya kalmıştır. Siyahların yanında Asya ve Güney Avrupa’dan gelen göçmenler de istenmeyen mahallelerin sakinleri olmuşlardır. Redlining uygulaması 50 yıl önce yasaklansa da mahalleler bazında örgütlenen sosyal ayrımcılık bugünlere kadar devam etti.

1917 Ekim Devrimi, dünyada yükselen uluslararası işçi hareketi ve sosyalizm dalgası Amerikan ırkçılığının bir diğer motivasyon kaynağı olmuştur. Özellikle 1940’lı yılların McCarthy döneminde başlatılan “ikinci kızıl panik”, komünistler ve demokratlara yönelik “cadı avı”na dönüştürülmüştür. Siyahlar yine hedef potasındaydı. 11 Eylül sonrası Bush’un ortaya attığı “önleyici savaş doktrini” ise, bu kez Müslüman göçmen toplulukları siyahların yanında hedefe koymuştur.

Irkçılığın Psikolojisi

Bir insanın neden ırkçı olduğunu anlamak için bir insanın şemalarına bakmak gerekir. Kimse doğuştan ırkçı gelmez, ırkçılığı öğrenir veya buna maruz kalarak bir savunma mekanizması geliştirir. Bu savunma mekanizması neden gelişir? Bu mekanizma ne kadar hayatta kalmayı sağlar veya bireyin toplumdaki konumunu nasıl etkiler?

Bireyin hayattaki en temel ve ilkel amaçlarından biri hayatta kalmak ve bir gruba ait olmaktır. Eğitim hayatı boyunca okunan tarih kitapları, marşlar, antlar, hikayeler ve aileden veya toplumdan gelen öğretiler, gelenekler, adetler grubu korumaya ve onunla özdeşleşmeye yardımcı olur. Bu kaynaklar bizim şemalarımızı oluşturmaya, bunlar da önyargının, kalıp yargının biçimlenmesine yol açar. Bu grubu korumak için diğer gruplardan üstün olmak veya olduğunu kanıtlamaya çalışmak, diğer grubun üyelerini dışlamak ve hatta onu yok etmeye kadar giden bu süreçte ırkçılığın psikolojisini açıklayabiliriz. Muzaffer Sherif, Irk Psikolojisi yazısında ırkçıların kendilerini üstün görüşünü şu şekilde açıklar; “Irkçılar çok defa ırkı iyice tarif etmeden kendi mensup oldukları zümrenin insanlarında doğuştan gelen bazı şahsiyet ve ze­ka hususiyetleri bulunduğunu söylemişlerdir. Onlara göre bu hususiyetleri ile bu insanlar başka zümrelerden ayrılırlar ve üstün bir durum kazanırlar.’’

Irklar arasındaki bu doğuştan gelen üstünlüğün ölçülebilmesi adına birçok mizaç, zeka gibi karmaşık yapılar ve daha az komplikesi olan hareket sürati, görme, duyma gibi fonksiyonlar araştırılmıştır. Bu araştırmalar sonunda araştırmacılar, hareket sürati bakımından ırklar arasında anlamlı, mühim bir farklılığın olmadığını bulmuş ve ufak farkların da belirli bir ırkın üstünlüğüyle olmadığı ispatlanmıştır. Ayrıca görme, duyma gibi duyumların arasında da anlamlı bir farklılığın olmadığını, ortaya çıkan küçük farklılıkların da farklı kültürlerden, yaşam şartlarından, eğitim seviyelerinden meydana geldiğini göstermişlerdir.

Bu sonuçlarla beraber, temelinde yoğun öfke ve saldırganlığın barındığı ırkçılığı biyolojik çıkarımlarla açıklamamız mümkün değildir. Irkçılığın temelinde sosyolojik olguların yattığı aşikardır. Bu nedenle ırkçılığı öğrenir ve öğretiriz.

İnsanlar Kuşa Benzemez; Baykuş, Bülbül Gibi Ayrılmaz

2. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda “ırk bilimi” bütünüyle gözden düşmüş ve biyolojik açıdan kesin “ırklar”ın olmadığı, insanlar arasında fiziksel değişikliklerden oluşan bir yelpaze var olduğu görüşü hakim olmaya başlamıştır. İnsan toplulukları süreklilik gösterir. Aynı görünür fiziksel özellikleri paylaşan bir topluluktaki genetik farklılaşma grup içindeki bireyler arasındaki farklılaşma kadar büyüktür. Bu olgulara dayanarak bilimsel topluluk ırk kavramını neredeyse bırakmıştır. Biyolojik temeli reddedilse bile, ırkın birçok insan için bir anlamı olduğunu iddia eden diğer sosyal bilimciler bu konuda aynı fikirde değildir. Çok çekişmeli bir kavram olsa da ırkın sosyolojik çözümleme için elzem olduğunu iddia etmektedirler. Genetik işaretlerin rastlanma sıklığı, sadece ceza ve hukuk davalarında kullanılmaz, popülasyon genetiği adlı olağanüstü cazip başka bir alanın da konusunu oluşturur. Onlar, bu bilgilerden yararlanarak insanlığın on binlerce yıl önceki geçmişine doğru yolculuk eder, topluluklar arasındaki akrabalıkları, nereden nereye göç ettiklerini genetiğin ışığıyla aydınlatmaya çalışırlar. Profesör Cavalli-Sforza’nın, dünyanın dört bir yanındaki on binlerce insanın kan grubunun, protein ve enzim farklılıklarının; paylaşılan dil, kültür ve arkeolojik bulgulara dayalı verilere paralel olarak yaptığı çalışmasında vardığı sonuç tektir: İnsanlar, kuşlar gibi ırklara ayrılamaz.

2007 yılında Nobel ödülü alan DNA’nın babası James Watson, herkesin tüylerini ürperten bir konuşmasında, Afrikalıların genetik açıdan diğer ırklardan daha aşağı olduğunu söylemiş, birkaç hafta sonra kendi DNA’sının, Avrupalı ortalamasının 16 katı “Afrikalı geni” taşıdığı ortaya çıkınca ne diyeceğini şaşırmıştır. Benzeri bir hayal kırıklığını Avustralya’nın One Nation (Tek Millet) partisinin, göçmen aleyhtarı söylemleri ile ünlü eski başkanı Pauline Hanson da yaşamış, The Sunday Mail gazetesinin ricasını kırmayarak yanağının içine sürttüğü pamuklu çubuğu Amerika’daki bir şirkete gönderdiğinde, genlerinde % 9 oranında “Ortadoğu” işaretleri taşıdığını öğrenmiştir.

Soykırımla Burun Buruna

Soykırım terimi ilk olarak, Raphael Lemkin’in 1944 yılında yazdığı makalede geçer ve eserinde soykırım kavramını, ulusları veya etnik grupları yok etmeyi amaçlayan Alman uygulaması olarak kullanır. Soykırım (genocide) terimi kökü itibariyle, Yunanca genos (ırk) ve Latince cide (cinayet, katliam) terimlerinden türetilmiştir (Lemkin, 1946, ss. 227-228), (Kelsen, 1946, s. 271).

Ahlaki olarak soykırım; toplu cinayet, devlet terörü ve diğer acımasız baskı stratejileri gibi şiddet eylemlerini ifade eder. Bunlardan biri de cinsel şiddettir. Soykırımla burun buruna gelmiş milletlerin ırkçılar tarafından en çok gördüğü zulüm şeklidir. Sinan Akyüz’ün İncir Kuşları adlı kitabında Srebrenitsa katliamı olarak bilinen Bosna-Hersek soykırımını ele almış ve kadınlara yönelik cinsel şiddeti şu cümlelerle aktarmıştır;
‘’Sırplar yüreğimi ateşe tuttular
   Ben hiç yanmadım
   Geceleri soyunup koynuma girdiler
   Ben hiç sevişmedim
   Atalarıma küfürler savurdular
   Ben hiç duymadım
   En sonunda beni hamile bıraktılar
   Ben hiç doğurmadım…’’

Doğuştan gelen ırk etiketi nedeniyle hayatı boyunca zulüm gören, esir alınan ve acımasız baskılara maruz kalan insanlar, devşirilerek, ailelerinden koparak, kimliklerini saklayarak, inkar ederek, özdeşleşmeyerek ve belki de ırkçı olarak hayatlarına devam ediyorlar.  Günün birinde evlatlarına aile öykülerini anlatarak, kimi zaman onlardan sakınarak, aile üyelerini bularak, birçok şeyi bilip paylaşamayarak veya bunları inkar ederek yaşamlarına devam ediyorlar. Yine İncir Kuşları’ndan alıntılayarak insanların savaşın ortasında bile yaşamlarına kaldığı yerden devam ettiklerini görebiliyoruz; ‘’Saraybosna’da yaşayan Boşnak kadınlar bir bidon su almak için sokağa çıktıklarında bile saçlarını tarıyorlar, en şık kıyafetlerini giyiyorlar. Bu durumu da gülerek şöyle açıklıyorlar:

‘Bari ölürsek de güzel ölelim.’

GÜNÜMÜZDE IRKÇILIK

Araştırmacılar ve uzmanların ifadelerine göre günümüz ırkçılığı klasik ırkçılığa göre farklılık göstermektedir. Klasik ırkçılıkta biyolojik faktörler öne çıkarken günümüz ırkçılığında daha çok kültürel faktörler ve yaşam tarzı öne çıkar. Yani günümüz ırkçılığı bir ırkı bizzat kendisinden dolayı değil sosyal özellikleri nedeniyle yargılar. Bu noktada özellikle göçmen örneği verilir. Çünkü farklı kültürlerle en kısa yoldan etkileşim kurmak göçmenlerin varlığıyla mümkündür. Günümüzde yerli halk göçmenlerin kökenine bakmaz, yaşam tarzına bakarlar. Bununla beraber günümüzde hâlâ klasik ırkçılığın barındığı yerler de vardır. Gerek 25 Mayıs 2020’de siyahi George Floyd’un beyaz bir polis memuru tarafından boğularak öldürülmesinde gerekse dünyanın dört bir yanında sık sık rastlanan ırkçı saldırılarda klasik ırkçılığın açığa vurumu gözlenebilir.

Irkçılık denilen akım, bilakis zihinsel hastalık, insanlığın gelişimini olumsuz yönde etkilemiştir. Bir hiç uğruna nice insanların canına kıyılmış, nicelerinin de insan hakları yok sayılarak haysiyetleri çiğnenmiştir. Bu hastalığın günümüzde biçim değiştirmesi de sonucu değiştirmemiştir. Oysaki ırk ve renk veya kültür atmosferi seçimi kimsenin elinde değildir. Dolayısıyla bu unsurlar toplumsal statünün belirleyicisi olamazlar. Irkçılığın bu şekildeki çürük mantığını herkes bilir. Ancak bu bilgiye sahip olunması ırkçılığın varlığını ortadan kaldırmaz. Irkçılığın gerçek sınırlarını daha çok vicdan ve akıl çizer. İnsanlar ise bu sınırları kendilerine göre çizerler ve böylece ırkçı zihniyet ayakta kalır. Irkçılığın yeryüzündeki geleceği konusunda dışarıdan görünüşün (ırkçılık karşıtlığının artması gibi) aksine olumlu değerlendirmelerde bulunmak pek de mümkün değildir. Çünkü içinde bulunulan zamanın bir sonucu olarak yeryüzündeki çoğu insanın bilinçaltında -az ya da çok- ırkçı eğilimler mevcuttur.

Irkçılık En Çok ‘Duygu Eksikliği’ ile İfade Buluyor

Irkçılık, insanlığın tarihi gelişim sürecinde ve modern çağlarda da kurtulamadığı bir olgu olarak görülüyor. Bilgiye ulaşmanın son derece kolaylaştığı, dolayısıyla da ‘başka olan’ın bilinmezliğinin büyük ölçüde ortadan kalktığı bir çağda, bu çağın insanoğluna sunduğu en özgür ifade alanı olarak sayılabilecek sosyal medyada ırkçılığın yankılarını duymak mümkün. Amsterdam Üniversiteleri’nden nörobilim uzmanı David Amodio’ya göre tüm insanlar bilinçsizce de olsa biraz ırkçı ama bu ön yargılarının kontrolü aynı zamanda kendi ellerinde. Profesör Amodio, ırkçı davranışları ortaya çıkaran duyguların sosyal durum ve gruplar arasındaki ilişkilere bağlı geliştiğini belirtiyor. Buna göre ırkçı tepkiler; korku veya tehdit, kin, hor görme ve iğrenme gibi duygularının farklı kombinasyonlarıyla ortaya çıkabiliyor. Ancak Amodio’ya göre ırkçı davranışlar en çok ‘duygu eksikliği’ ile ifade buluyor. Zararsız bir etnik azınlığın üyelerine karşı duyulan korkunun temelinde ırkçı stereotiplerin ve ön yargıların olduğunu belirten nörobilim profesörüne göre ön yargılar; ekonomik tehditler, göreceli olarak yoksunluk hissi, steriotipler vasıtasıyla diğer grubun potansiyeli ya da düşmanlığı düşünceleri ile tahrik ediliyor. ‘Bilinçaltı ırkçı ön yargılar’ hakkında çalışmalar yapan Amodio bu kavramı “Herkesin davranışında bilinçli olmadan veya kasıt olmadan ortaya çıkan bir ön yargı modeli” olarak tanımlıyor. Duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasında öncül bir role sahip olan beynin amigdala bölgesinin ‘bilinçaltı ırkçı ön yargıların oluşumunda etkisi hakkında çok az kanıta sahip olunduğunu ifade eden profesör, ön korteks ve striatum bölgesinin bu alanda daha direkt etkili olduğunu belirtiyor. Amigdalanın, bilinçaltı düzeyde ön yargılara bağlı tehditlerin öğrenilmesinde rolü olduğunu belirten nörobilimci, güven ile ilişkili konularda karar alma mekanizmasında beynin başka bölgelerinin devreye girdiğini ifade ediyor. David Amodio, bu noktada insanın davranışları üzerinde büyük bir kontrol kapasitesine sahip olduğunun altını çiziyor. Amodio’ya göre, insanın ön yargılardan arınmış bir tepki vermesi için motive olması gerekiyor. Basmakalıp düşüncelerin ve ön yargıların gelenekler ve kültürle aktarıldığını belirten Amodio beyne işlemiş bu duygulardan kurtulmanın çok zor olduğunu belirtiyor. New York Times doçenti, bu konuda en etkili yöntemi, akla gelen her türlü ön yargıyı görmezden gelmek yaklaşımı olarak ifade ediyor. Yani beyinde ön yargıların oluşmuş olması bunun davranışlara yansımasını gerektirmiyor.

Hepimiz 140 Bin Yıl Önce Yaşamış Bir Kadının Torunlarıyız

Genetik araştırmalar, bundan yaklaşık 140 bin yıl önce Afrika’da yaşamış bir kadının mitokondriyal DNA’sının özelliklerini hala taşıdığımızı gösteriyor. Erkeklerin Y-kromozom DNA’sı da, bundan 60 bin yıl kadar önce yine Afrika’da yaşamış bir erkeğin özelliklerini koruyor. (Evcil kediler de, 70-100 bin yıl önce Ortadoğu’da yaşamış bir kedinin mtDNA özelliklerini koruyor). Buradan yola çıkarak, o dönemlerde sadece bir kadının, bir erkeğin (ve bir kedinin) yaşadığı düşüncesi yanlıştır. Diğer çağdaşlarının ve ondan öncekilerinin soyu bir yerlerde kesintiye uğradığından, genetik özellikleri günümüze kadar ulaşamamıştır. Afrika’dan yola çıkan insanlar, önce Güney Asya’ya doğru, ardından Çin ve Java adasına ve çok sonra Avrupa’ya geçmişlerdir. (Bu yolculukta kediler de onlara eşlik etmiştir).
Gerek mtDNA, gerekse Y-Kromozom DNA’sı, değişikliğe uğramadan bir kuşaktan diğerine aktarılsa da, belirli zaman aralıklarında nokta halinde farklılaşmalar (mutasyon) gözlenir. Birer “kalıtımsal işaret”e dönüşen bu değişikliklere, kuşaklar sonra o bölgede yaşayan herkeste rastlanmaya başlar. Bölge terkedildiğinde, işaret de birlikte götürülür. Değişik yerli toplulukları incelenmiş, çok sayıda kalıtımsal işaretin, nerede ve ne zaman oluştuğu saptanmıştır. Bu sayede, herhangi bir kişinin taşıdığı işaretlerden yola çıkarak, atalarının yaklaşık ne zaman, nerelerden geçtiği izlenebilir.

İnsanlar arasında cilt rengi, göz rengi gibi fiziksel özellikleri kodlayan genlerde farklılıklar olmasına karşın, bir ırkı diğerinden ayırmaya yarayacak gen bölgeleri bulunmamaktadır. Bu da, DNA düzeyinde, insanların sınıflanabilir alttürlere ayrılamayacağını göstermektedir. Kuşaklar boyu aynı coğrafyada yaşamış olanlarda bazı işaretlere daha sık rastlanmakla birlikte, sadece bir toplulukta gözlenen ve diğerlerinde hiç rastlanmayan bir genetik özellik de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, DNA analizleriyle etnik grupları -hele aynı coğrafi bölgede yüzyıllarca yaşamış olanları- birbirinden ayırmak mümkün değildir.

Farkındalık

Bu yazının temel amacı, geçmişten günümüze tüm toplumların önde gelen sorunlarından biri olan ırkçılık hakkında bilgiler vermek, araştırmalara değinmek ve görüş bildirmektir. 7’den 70’e her bireyin ırkçılık hakkında fikir sahibi olmasına rağmen ırkçılığın neden ortaya çıktığını, nasıl algıladıklarını, ırkçılığa maruz kalanların yaşadıkları fiziksel ve psikolojik şiddeti, eserlerin ve araştırmaların bu konuyu nasıl işlediğini göz önüne sermektir. 21 Mart Uluslararası Irk Ayrımı ile Mücadele Günü için günümüzde de sürmekte olan ‘ırkçılık doğuştan mıdır, öğrenilir mi?’ sorusuna değinmek ve okuyuculara bilinç kazandırmak adına yazdığımız bu yazının sonunda, hem yazarlarımızın hem de okuyucularımızın odaklanmasını istediğimiz soru ise ‘ırkçılık nasıl ortadan kalkar?’ Fethiye Çetin’in ‘’Anneannem’’ kitabında maruz kaldıkları acı dolu anları aktarırken anneannesinin ‘’O günler gitsin, bir daha geri gelmesin.’’ Dediğini aktarır. Peki o günlerin bir daha geri gelmemesi mümkün müdür? Muzaffer Sherif’in Irk Psikolojisi yazısından bir paragraf ile yazımızı sonlandırmak ve sorumuzu cevaplamak mümkün;

‘’… aklı başında olan her adam ırkçılık efsanesindeki aksaklık ve sakatlıkları derhal sezer. Ancak mesele sezgi halinde kaldığı müddetçe havanın bulandırılması, kuru gürültü yapılması, muvakketen de olsa ortada bir iş yapılmış olduğu tavriyle gezilmesi hallerinden ırkçılar menedilemezler. Ne zaman ki iddialar ciddi şekilde ele alınarak sağlam bir ilmi tenkit süzgecinden geçirilir, yani sakatlıklar sezgi halinden çıkarılıp aklı hale getirilirse, o zaman havayı bulandırmak, kuru gürültü yapmak imkanı kalmaz.’’

Kaynakça:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir