KADIN HAKLARI

Alp Çağrı Kurtuluş

Kadın hakları, kadınların erkeklerle eşit şekilde sahip olduğu sosyoekonomik, siyasi ve yasal hakların tamamına verilen isimdir. Kadın haklarından bahsetmeden önce feminizm ve toplumsal cinsiyet eşitliği kavramlarını açıklığa kavuşturmanın ve nihayet kadın haklarını daha iyi anlamak için tarihsel süreçteki gelişmelere bakmanın daha isabetli olacağı düşüncesindeyim.

Feminizm, kadınların haklarını tanıyarak bu hakların korunması amacıyla eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik muhtelif ideolojiler, toplumsal hareketler ve kitle örgütlerinden oluşan hareket anlamına gelmektedir. Kadın hareketi doğrudan kadınları ilgilendiren ve dolaylı olarak kültürümüzü ilgilendiren konularda bilinç uyandırır. Feminizmin temel objektifleri eğitim, iş, çocuk bakımı gibi konularda eşit haklara sahip olmaktan, yasal kürtaj hakkından, kadın sağlığı konusunda ilerlemelere, tacizin ve tecavüzün engellenmesinden lezbiyen haklarına kadar uzanır. Kadın ve erkek arasındaki toplumsal eşitsizliğin süregelmesi, feminizmin amacının kadının toplumdaki yerinin iyileştirilmesinin ve toplumda gerçek bir eşitlik durumunun sağlanmasına neden olmuştur. Aynı seviyede olma durumundan anlaşılan (kadın ve erkek gibi) toplumsal gruplar arasındaki yaşam koşullarındaki eşitsizliğin asimile edilmesidir. Eşit muamele kavramından anlaşılan ise engelliler, hamileler gibi yaşam koşullarından muzdarip olan toplumsal grupların tüm yaşam alanlarında eşitlenmesi durumudur. Bu kavramlar, şans eşitliği ve insan haklarının temeli olan sosyal adaleti özetler. Cinsiyet eşitliğinden ise cinsiyetlerin, tüm yaşam alanlarında gerçek bir eşitliğe sahip olmaları anlaşılır. Burada asıl amaç ekonomik ve sosyal haklar, politik haklar, eşitlik; yasadan önce eşitlik, inanç özgürlüğü, mal ve mülk sahibi olabilme özgürlüğüdür. Feminizm, sosyoloji, politik akım ve etik alanlarından oluşur ve temeli kadın özgürlüğüne dayanır. Çoğu feminist cinsiyet eşitsizliği ve kadın hakları, ilgileri ve kadın sorunlarını araştırmaya odaklanmıştır. Feminist teori; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin doğasını anlamayı amaçlar ve toplumsal cinsiyet politikaları, iktidar ilişkileri ve cinsellik üzerine odaklaşır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği ise bir insan hakkıdır. Herkes, algılandığı ya da hissettiği cinsiyet ya da toplumsal cinsiyet sebebiyle zulme, ayrımcılığa, şiddete ve diğer hak ihlallerine uğramadan yaşama hakkına sahiptir. Toplumsal cinsiyet eşitliği, feminizm ve kadının insan hakları alanlarında çalışan her toplumsal cinsiyetten insan hakları savunucuları toplumsal cinsiyete dayalı ve cinsiyetçi tehditlerle karşılaşır. Ayrıca, kadın insan hakları savunucuları her savunucunun karşılaştığı tehditlerin yanı sıra kadın oldukları için genellikle ağırlıklı olarak cinsiyetçi karalama kampanyaları, cinsiyete dayalı şiddet ve tecavüz gibi toplumsal cinsiyet temelli saldırılara da maruz kalırlar. Cinsiyetçi karalama kampanyaları, toplumsal cinsiyet temelli şiddet ve cinsiyetçi ayrımcılık, her konuda çalışan kadın insan hakları savunucularını da etkiler.

Şimdi de bu kavramların tarihteki tezahürüne, gelişimlerine ve sonuçlarına göz atalım.

İnsanoğlu ilkel çağlardan bugüne kadar pek çok evrim geçirmiştir. İlk çağlarda içgüdüsel olarak kadın ve erkek ortak bir paylaşım içindedir. Fakat medeniyetlerin gelişimiyle birlikte bu paylaşım derin bir uçuruma dönüşmüştür ve bir süre sonra birbirlerinin üzerinde egemenlik kurmaya çalışan iki farklı kutup haline gelmişlerdir. Cinsiyetler arasında yaşanan bu mücadele, kimi zaman erkeklerin kimi zaman da kadınların lehine sonuçlanmıştır. Fiziksel olarak daha güçlü olan erkek, kadını hegemonyası altına almış ve ona acı çektirmeye başlamıştır. İlk çağlardan bu yana, kadın, toplumun yapılanmasında önemli bir rol oynamıştır. Kimi zaman tapınılmış, kimi zaman korkulmuş, kimi zaman da önemi küçümsenmeye çalışılmıştır.

M.Ö. 15000 – 8000 yıllarında başladığı varsayılan ve kültürel evrelerin en uzunu olan çağ, Paleolitik Çağ’dır. Bu dönem insanlarının ilk yerleşim yerleri mağaralar ya da kaya sığınakları olmuştur. Buralarda büyük gruplar ve kalabalık aileler biçiminde yaşadıkları bilinmektedir. Bu çağdan kalan ilk eserler, çoğunda kadın figürünün kullanıldığı bazı küçük heykelciklerdir. Bu heykellerin ortak özelliği, kadının göğüs, kalça ve cinsel organının abartılı olarak gösterilmiş olmasıdır. Bu heykellerde kadın cinsel organının ağırlıkla işlenmesinin sebebi, üremede büyük bir rol oynayan ve bereketin sembolü sayılan kadını kutsallaştırmak veya doğumun artmasını sağlamaktır. Kadının bereket kavramıyla özdeşleştirilmesi, onun doğurgan bir canlı olmasından kaynaklanmaktadır. İnsan soyunun devamı, avların başarılı olması ve toplanan besinin hepsine yetebilmesi için bereket son derece önemlidir. İnsanlar o dönemde, yaşadıkları mağaraların duvarlarına kadını sembolize eden betimler yapmışlardır. Ayrıca, az sayıda da olsa ele geçen bazı kadın heykelcikler, ana tanrıça inancının uygarlığın bu ilk döneminde oluşmaya başladığını göstermektedir. Doğum yapan, çocuğunu kucaklayan, ayakta duran, tahtta oturan, hayvanlara hükmeden farklı pozisyonlarda pek çok ana tanrıça kültü bulunmaktadır.

M.Ö. 8000 – 5000 yılları arasında başlayan Neolitik Çağ, insanlık tarihi açısından büyük bir öneme sahiptir. İnsan topluluklarının binlerce yıl boyunca geçimini sağladığı avcılık ve toplayıcılık, bu dönemde, yerini tarım ve hayvancılığa bırakmıştır. İnsan topluluklarının üretime geçmesi, bir dizi gelişmeyi de beraberinde getirmiştir. Artık beslenmek için av hayvanlarının peşinde göç etmeye veya tükenen bitkilerin yerine yenilerinin aranmasına gerek kalmamış, aksine ekilen tohumların yetişmesi ve üreyen hayvanların büyümesi için uzun süre bir yerde bekleme gereği doğmuştur. Bunun sonucu olarak da, insanlar göçebe hayat tarzından yerleşik düzene geçmeye başlamışlar, böylece ilk köy toplumları ortaya çıkmıştır. Üreme ve çoğalma kaygısı ile ilgili olarak, ana tanrıça inancı yaygınlaşmıştır. Kadının doğurganlığı ön plana çıkmış, avcılıkla birlikte, doğumdaki rolü henüz bilinmeyen erkek ikinci plana itilmiştir. Birleşme ve doğum gibi durumları anlatan figürlerde erkek hep, yardımcı rolde gösterilmiştir. Bugüne dek, döneme ait, başlı başına tek bir figür olarak erkek heykeline rastlanmamıştır. Üreme ve çoğalma, tanrısal bir yaratı olarak değerlendirilmiş ve erkeği doğuran kadın mantığı yaygın hale gelmiştir. Yaşam, doğum, ölüm temalarının tümü kadınla ilişkilendirilmiştir. Kadının doğurganlığı, sütünün gelmesi, ayın hareketlerine uygun biçimde adet görmesi, erkek için daima gizemli ve ilgi çekici olmuştur. Bu nedenle törenlerde, tüm katılımcılar, kadını sembolize eden aksesuarlar takmış ve giysiler giymişlerdir. Kadın, daima yaşamı sağlayan bir kapı olarak nitelendirilmiştir. Ölüme ve dolayısıyla da yeniden doğuşa, kadın aracılığıyla geçileceğine inanılmıştır. Kadın aynı zamanda, günlük yaşamda da önemli bir yere sahip olmuştur. Erkeklerin çıktıkları avların, kadınların dualarıyla bereketli sonuçlanacağına inanılmıştır.

M.Ö. 5000 – 3000 yıllarında başlayan Kalkolitik Çağ’ da, duvarlarla korunan küçük şehirciklerin oluşması, toprak sınırları yüzünden savaşların çıkmasına sebep olmuştur. Böylelikle, savaşlarda erkeğin fiziksel gücü ön plana çıkmaya başlamıştır. Ancak, bu dönemde de, anaerkil düzenin devam ettiği ve kadının halen bereketin simgesi olduğu görülmektedir. Öyle ki, bereket inancına bağlı olarak, yiyecek ve içecek kaplarının hamile kadın vücudunu sembolize ettiği görülmektedir. Bu dönemde ayrıca, ana tanrıça kültünün yanı sıra, erkeği ve erkekliği sembolize eden boğa kültü ortaya çıkmıştır. Görüldüğü gibi, insanlığın ilkel çağlarında toplumlar kadın egemen bir yaşam sürmüşlerdir. Anaerkil dönem olarak adlandırılan bu dönemde, kadınların pek çok konuda denetimi ellerinde bulundurduğu ve toplum içindeki üstünlüklerini, gerek doğurganlıkları gerekse üretimdeki aktif rolleriyle sağladıkları görülmektedir. Ancak, zamanla özel mülkiyet, sınıf ayrımı ve dinin etkisiyle oluşan baskı, sömürü ve cinsiyet ayrımı gibi etmenler ortaya çıkmış ve kadının statüsünde büyük bir düşüş yaşanmıştır. Anaerkil düzenden ataerkil düzene geçişte, kadının hem toplumdaki hem de ailedeki yeri ve üstünlüğü değişmiştir. Daha önce avcılık ve savaşla uğraşan erkekler, çiftçilik, çobanlık ve zanaatkarlık yapmaya başlamışlar ve böylelikle üretimde etkin bir role sahip olmuşlardır. Ayrıca, bu dönemde ürün değiş tokuşları başlamış, mal sahipleri ve tüccarlar sınıfının oluşumu hızlanmış ve kölelik ortaya çıkmıştır. Köleliğin ortaya çıkışıyla kadınların statüsünde büyük bir düşüş yaşanmaya başlamıştır. Çünkü köleler daha çok kadınlardan ve aşağı sınıf erkeklerden oluşturulmuştur. Ataerkil dönemde, bir erkek bir kadınla beraber olabilmek ya da evlenebilmek için armağanlar vermeye başlamıştır. Önceleri aileler ve topluluklar arasında karşılıklı süregelen bu armağanlaşma, zamanla, kadının satın alındığı birer alışverişe dönüşmüştür. Evlilik için yapılan bu alışverişler, zamanla başlık parası adını almış; erkekler arasında yapıldığı için de kadınların soyluluklarını koruyamamalarına ve yitirmelerine sebebiyet vermiştir. Özel mülkiyetle birlikte ortaya çıkan sınıf ayrımının, din ve törelerin etkisiyle ortaya çıkan yasaklamaların ve ataerkil ailenin gelişimiyle ortaya çıkan erkek egemenliğinin etkisiyle, kadınlar, kendi yaşamlarının, geleceklerinin ve hatta kendi bedenlerinin üzerindeki denetimlerini yitirmişlerdir. Erkeklere bağımlı duruma gelmiş ve onların egemenlikleri altına girmişlerdir.

Bütün bunlar doğrultusunda kadın haklarının tarihsel süreçteki yerini incelerken kadınların, insan haklarının gelişimi konusu da göz ardı edilmemelidir. İnsan hakları, bütün insan varlıklarının insan onuruna yaraşır biçimde davranılma hakkı bulunduğunu ifade eder. Bunlar, insanın insan olmasından kaynaklanan vazgeçilmez, devredilmez haklardır ve her türlü sosyal politika, kamusal yarar, ya da başka bir ahlaksal veya siyasal kaygının üzerinde yer alan bir değeri temsil ederler. İdeal bir dünyada insan haklarının yanı sıra kadın haklarını, çocuk haklarını vb. ayrıca tartışmaya gerek yoktur çünkü insan hakları erkek ya da kadın, çocuk ya da yetişkin herkes için geçerlidir. Fakat böyle bir ideal dünyada yaşamadığımız için hakların somut olarak belirlenmesine ve güvence altına alınmasına ihtiyacımız vardır. İnsan hakları kavramı bütün insanlığın ortak kazanımıdır. Fakat var olan eşitsiz ve hiyerarşik toplumda eşitlik, ancak yasa önünde olabilir ve hukukun kendisi bireyleri genelleştirmek, soyut bir kategori olarak ele almak zorundadır. Hukuk, yalnızca insanların bireysel farklılıklarını, farklı yetenek ve gereksinmelerini değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik durumlarındaki farklılıkları, farklı aidiyetlerini de göz ardı eder. Bu soyut insanın sınıfının, ırkının, cinsiyetinin vb. olmadığı varsayılır. Oysa var olan toplumda insanların tümü, insanlıklarını somut aidiyetler çerçevesinde, yani belirli bir ırka, sınıfa, etnik gruba vb. olduğu kadar belirli bir cinsiyete de ait olarak yaşarlar. Ve bu verili toplumda eşit ilişkiler değil, iktidarın egemen olduğu hiyerarşik ilişkiler geçerlidir. Bu bağlamda kadınlar, çok uzun bir süre ve çoğu yerde hala, insan haklarından eşit bir biçimde yararlanmamışlardır. Kadınlar ve erkekler arasında var olan ve kendi başına bir eşitsizlik ilişkisi içermeyen bir farklılığın (biyolojik farklılık), toplum ve kültür içinde eşitsiz, hiyerarşik bir farklılığa dönüştürülmesiyle, bugün “toplumsal cinsiyet” olarak kavramsallaştırdığımız ataerkil kadın ve erkek tanımları ortaya çıkmıştır. Söz konusu ataerkil kadın ve erkek tanımları, birbirlerini dışlayacak biçimde ve birbirleriyle karşıtlık içinde oluşturulur. Bu karşıtlık, bir tarafın diğerine üstün ve egemen olduğu hiyerarşik bir karşıtlıktır. Ataerkil toplumsal cinsiyet kalıpları, kimi ufak tefek değişikliklerle ama özünde değişmeden, toplumdan topluma ve dönemden döneme aktarılmıştır. Kadının doğa ve bedenle özdeşleştirilerek erkeğe göre daha aşağı ve ikincil sayılması, kadının eksiksiz insan olma hakkını da elinden almış ve kadınlar, yüzyıllar boyunca kendilerine ve başkalarına, eksiksiz insanlığa ulaşabilme ve soyut düşünme, uygarlık yaratma yetisine sahip olduklarını kanıtlayabilmek için çırpınıp durmuşlardır. Feminist meydan okumanın doğuşu kadınların siyasal ve toplumsal mücadelesi esas olarak, 18. yüzyılda başlamıştır. Nitekim, kadının eşitsiz konumunun bilincine varıp bunun değiştirilmesi için mücadele etmek anlamına gelen feminizmin doğuşu da bu döneme rastlar. Feminist bilinç, kadınların ezilen bir gruba mensup olduklarının ve dolayısıyla haksızlığa uğramış olduklarının farkına varmalarını ve bu haksızlığın doğal değil de toplumsal/kültürel bir olgu olduğunu kavramalarını içerir. Ama burada kalmaz; bu haksızlığın düzeltilmesi için mücadele edilmesine, mücadelenin bağımsız bir biçimde yürütülerek örgütlenmesine ve aynı zamanda da alternatif bir gelecek vizyonu oluşturulmasına uzanır. Kadınların ezilmesi ve onlara karşı ayrımcılık uygulanması bilinen tarih boyunca hep vardır, ama gene bilinen tarih boyunca bu ezilmeye karşı sistemli bir karşı çıkışı her zaman göremiyoruz. Çünkü gelişmiş bir feminist bilincin ortaya çıkması, kadınların evlilik dışında bir ekonomik alternatife sahip olmalarına ve kendi ekmeğini kazanan anlamlı sayıda bir kadın grubunun varlığına bağlıdır. Ancak bu tür önkoşulların var olması durumunda kadınlar, ataerkil sisteme karşı düşünsel ve toplumsal alternatifler oluşturabilirler. Batı’da bu önkoşulların ipuçları 17. yüzyıldan itibaren kendini göstermeye başlar ve daha önceki feminist yapıtların ötesine geçen sistemli bir feminist teorinin doğuşu da 18. ve 19. yüzyıllara tarihlenir. Feminizmin doğuşu ile modernleşme, burjuva devrimi ve rasyonel insanı temel alan doğal ve evrensel insan hakları teorisinin gelişimi arasında yakın bir ilişki olduğu açıktır. Zamanla oluşan eşitlerden oluşan bir toplum vaadi gerçekleşmemiştir. Kadınlar, devrimci toplumun yeni değerlerine sarılmış, eski toplumun değerlerine karşı çıkmışlardır. Feministler, toplumun kabul ettiği yeni değerlerin verdiği bir hak olarak, her mantıklı kişinin kendilerine eşit davranmasını talep etmişlerdir. Kadınların Amerikan devrimine etkin katılımları, onlara hem özel hem de kamusal rollerinde yeni bir benlik duygusu kazandırmış, anayasanın yazımı ve onaylanması sürecini çevreleyen tartışmalar da, radikal bir cumhuriyetçi ideolojinin doğmasına ve siyasal alandan dışlanmış bazı grupların bu ideolojinin verdiği esinle onun sınırlarını zorlamalarına yol açmıştır. Amerikalı kadınların önünde de, siyasal oy hakkı ve eşit yurttaşlık yönünde daha epey uzun bir yol vardı. ABD’deki duruma benzer biçimde İngiltere’de de kadınlar 1832’de kendileri için oy hakkı talep etmişler ama verdikleri dilekçeleri dikkate alan olmamıştır. Tam tersine, kadınların oy kullanamayacağı yasaya geçirilmiştir. Fransa’da, 1848’de genel oy hakkı yalnızca erkeklere tanınmıştır. Almanya’da kadınların feminist bilinci, Alman milliyetçiliğinden etkilenmiş ve kadınlar Alman birliğinin ateşli savunucuları olmuşlardır. Ama 1850’de birçok yerde kadınların siyasal toplantılara katılımını yasaklayan yasalar kabul edilmiştir. Kadınların siyasal ve toplumsal eşitlik uğrundaki mücadeleleri 19. ve 20. yüzyıllarda yoğunlaşarak devam etmiş ve en azından yasal alanda önemli kazanımlara yol açmıştır. Örneğin 20. yüzyılda kadınlar, Birleşmiş Milletler’e üye ülkelerin çoğunda eşit siyasal haklar elde etmişlerdir. Yine de, hala kadınların oy hakkına sahip olmadıkları bazı ülkeler vardır. Oy hakkının, büyük ölçüde, I. Dünya Savaşı’ndan sonra elde edilmesi ile bu savaşın topyekun niteliği dolayısıyla cephe gerisini de çok etkilemesi ve böylece kadınların rolünü artırarak kendilerini kanıtlamalarını sağlaması arasında yakın bir ilişki vardır (Türkiye’de de benzer bir gelişmenin yaşandığı ve kadınların Balkan Harbi, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki etkinlikleri ile Cumhuriyet döneminde oy hakkına kavuşmaları arasındaki ilişki hatırlanmalıdır.). Yine de, 20. yüzyılın ilk yarısında, birçok uluslararası bildirge ve belge cinsiyet bakımından kör olmaya devam etmiş ve kadınların özgül haklarının genel bir insan hakları paketi içinde ele alınıp tanındığı varsayılmıştır. Böylece, kadınların özgül konumlarından kaynaklanan sorunların dile getirilmesi, tanınması ve dolayısıyla da çözülmesi gecikmiştir. Ancak, özellikle 1970’lerde yükselen yeni feminist akımın toplumsal bir harekete dönüşmesiyle bu konudaki bilinç ve duyarlık artmış ve bunun sonucunda Birleşmiş Milletler, 1979 yılında Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), üye ülkelerin imzasına açılmıştır. Böylece, uluslararası hukukta, var olan insan hakları belgelerinin, kadınların özgül sorunlarını tam olarak kapsamadığı ve bu konuda özel düzenlemelere ve önlemlere gereksinim bulunduğu kabul edilmiş ve “kadınların insan hakları” kavramı, uluslararası hukuk belgelerinde giderek daha fazla yer almaya başlamıştır. Ne var ki, bütün insan hakları sözleşmeleri arasında, CEDAW, en fazla çekince konmuş belge olmuştur. CEDAW’a çekince koyan devletler Belçika’dan Brezilya’ya, Kanada’dan Tayland’a ve Türkiye’ye dek uzanan bir yelpaze içinde, çeşitli devletler, çekinceler koymuşlardır; 1989 itibari ile de 44 ülke imzalamaya bile yanaşmamıştır. Bu durum, her ülkede kök salmış olan ataerkilliği ve ayrımcılığı ortaya sermiş ve böylece yasal hakların tek başlarına değil, egemen toplumsal ve kültürel ortam içinde var oldukları gerçeğine işaret etmiştir. 1993 yılındaki Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı, kadınların insan haklarının tanınması yönünde bir diğer önemli adım olmuştur. Özellikle, kadın hakları ile dinsel aşırılık arasında oluşan/oluşabilecek olan karşıtlığa dikkat çekmesi önemlidir. Viyana Eylem Programı ayrıca, 1979 Sözleşmesi’nin en zayıf taraflarından biri olan, devletlerin koyduğu çekincelerin kaldırılmasını ve uygulamanın sürekli gözden geçirilmesini tavsiye etmiştir. Kadın gruplarının taleplerine yanıt veren Viyana Konferansı, kadınların bütün insan haklarından tam ve eşit olarak yararlanmalarını sağlamanın hükümetlerin ve BM’nin öncelikli görevleri arasında olduğunu da belirtmiştir. Yine 1993’de BM Genel Kurulu, Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Bildirgesi’ni kabul ederek önemli bir adım daha atmıştır. Viyana konferansından sonra 1995’te Pekin’de yer alan 4. BM Kadın Konferansı ise, kadın haklarını insan haklarının ayrılmaz ama özgül bir parçası kabul eden anlayışı onaylamış, aynı zamanda da kadınların insan haklarını uluslararası hukukun ve idari mekanizmanın bir parçası haline getirmede önemli bir adım atmıştır. Bunlar önemli kazanımlardır; ancak kadınların insan haklarına ilişkin ihlallerin dünyanın dört bir yanında sürdüğü de unutulmamalıdır. Kadınlara yönelik sistemli insan hakları ihlallerinin durdurulabilmesi için, cinsiyete dayanan taraflılıkların ve ayrımcılıkların ayıklanması ve kadın haklarının insan hakları olarak kabul edilmesini zorunludur.

Osmanlı toplumu, 18. yüzyıldan başlayarak yüzünü Batı’ya dönmüştür ve 19. yüzyılda Batı’dan esen rüzgarlar, özellikle de Fransız devriminin yankıları, imparatorluk içindeki dönüşüm ihtiyacıyla

birleşerek toplumu etkilemeye başlamıştır. Genç Osmanlılar, daha sonra Genç Türkler hareketi burjuva demokratik düşüncelerden esintiler taşıyordu ve kadın sorununa ilişkin görüşlerin bu esintilerden etkilenmemesi mümkün değildi. Oysa Osmanlı toplumu, hala, zaman zaman sultanın örfi hukukuyla da tamamlanan İslam hukukunun, şeriatın egemen olduğu bir toplumdu. Şeriat ise, kadınların erkeklere göre doğal olarak ikincil konumda olduklarını varsaymıştır. Osmanlı’da da, kentsel mekan, cinsiyete göre çok keskin bir biçimde ayrılmıştır ve Tanzimat dönemine dek kadınları konu alan uyarı ve yasaklamaların, öncelikle giyim kuşam ve kadınların gezinti yerlerindeki, alışveriş sırasındaki vb. davranışlarını düzenlemiştir. Aynı tür kısıtlamalar Tanzimat sonrasında çıkarılan yasalarda da varlığını sürdürmüştür. Bu, kadını mahrem sayan ve dolayısıyla da kamusal alandaki varlığını zorunluluk halleriyle sınırlayan, engellemediği durumlarda da katı bir biçimde denetlemeye çalışan bir anlayıştır. Osmanlı toplumunda, kadınlar aleyhine eşitsizlik kurumsallaşmıştır; ne var ki bu, kadınların hiçbir güç ve etkiye sahip olmadıkları anlamına gelmez. Kadınlar, hukukun ve göreneklerin sınırları içinde olsa bile, içine sürüldükleri ev ve ailede zevcelik, özellikle de dinsel olarak yüceltilen annelik rolleri sayesinde otorite ve etki uygulama olanağına sahip olmuşlardır. Tanzimat sonrasında toplumda başlayan yenileşme hareketi, bu arada eğitim alanında gerçekleştirilen hamleler kadınları da etkilemiştir. 1862’de ilk kız rüştiyesinin ve 1869’da kızlar için zorunlu sıbyan mekteplerinin açılması, 1870’de ilk kadın müdire atanması ve aynı yıl kız öğretmen okulunun açılması önemli adımlar olmuştur. Aynı dönemde aydın çevrelerde, gazete ve dergilerde kadın konusunda yoğun tartışmalar da başlamıştır. Nitekim, eğitilmiş kadınların ailenin ve ulusun daha iyi ve erdemli anneleri olacakları tezi, Osmanlı toplumundaki en güçlü ifadelerini 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında bulmuştur. Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinde de, bazı farklılıklarla, kendisine etkin bir yer edinmiştir. Bu dönemde Osmanlı toplumundaki eğitim hamlesi ile feminizmin gelişmesi arasındaki bağlantı açıktır. Ve Osmanlı kadınlarının da öncelikle gündeme almak zorunda oldukları konu, kadının eksiksiz bir insan varlığı olduğudur. Osmanlı devletinin bir şeriat devleti olmasının ve İslam’ın yalnızca dinsel alanda değil kültürel alanda, fiziksel mekana da yansıyan etkisinin, bir özgüllük öğesi olarak, Osmanlı feminizmine ilişkin analizlere mutlaka dahil edilmesi gerekir. Bunun üzerine bir de imparatorluk milliyetçiliğinin hem devleti kurtarma, hem de İslamcılık ile medeniyetçiliği birleştirme kaygıları eklenince, Müslüman-Türk kadınlarının özgürleşme sorununun ne denli çetrefil olduğu ortaya çıkmaktadır. Bütün bu zorluklara karşın, Osmanlı kadınları da bireysel özgürlük ve onun temeli olan özerklik talebini son derece etkileyici biçimde dile getirmişlerdir. II. Meşrutiyet, ne kadınlara ne de toplumun geri kalan kesimine beklenen özgürlükleri getirmemiştir ama, yine de var olan göreli özgürlük ortamından kadınlar da paylarını almışlar ve bu ortamdan kamusal alana daha çok çıkabilmek için yararlanmışlardır. Balkan savaşlarının, sonra da I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle giderek artan sayıda kadın çalışma hayatına girmiştir. Bu arada kız okulları da ilk mezunlarını vermiş, böylece okumuş ve aydın kadınların sayısında önemli bir artış meydana gelmiştir. Kadınlar, ağır savaş koşullarında, giderek parçalanmakta olan imparatorluğun içinde bulunduğu durumun da etkisiyle, Genç Türklerin yaydığı ulusalcı düşüncelerin ve çıkarların bilincinde yurttaşlar haline gelmişlerdir. Bu noktaları göz önünde tuttuğumuzda, Türk feminizminin doğuşunun Türk milliyetçiliğinin gelişmesine paralel bir süreç izlediğini ve Osmanlı, daha sonra da erken Cumhuriyet dönemi kadın hareketine özgül niteliğini kazandıranın bu olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten de Türk milliyetçi ideolojisi, kadının kurtuluşunu daha geniş bir toplumsal devrimin önkoşullarından biri saymış, buna karşılık Genç Türklerin kadın-erkek eşitliğini savunan düşünceleri, Osmanlı feminizminin yolunu açmıştır. Ancak bu dönem kadın hareketinin özgül niteliğini oluşturan milliyetçi ideolojinin derin etkisi, aynı zamanda, kadınların bağımsız bir kimlik oluşturma perspektifini gölgeleyici bir etki de yaratmıştır. Osmanlı toplumsal değişimine ilişkin analizler, haklı olarak devletin ayrıksı ve dinamik rolüne dikkat çekerler ve bu özelliğin bir sonucu da, toplumsal değişimde bireyden çok topluluğun vurgulanması olmuştur. Bu analizlerden yola çıkıldığında, Osmanlı’daki Müslüman kadın hareketinin, kadının bireysel haklarından çok toplumsal çıkarına önem verdiği sonucuna varmak mümkündür. İmparatorluğun dağılma sürecinin hızlanmasına paralel olarak yükselen Türk ulusçuluğu ile Osmanlı-Türk feminizmi arasında bir bağ olduğu açıktır. Ancak bu özelliğin de, salt Osmanlı’ya özgü olmaktan çok, kadın sorununa özgü olduğu saptanabilir. Kadınların topluluğun ruhunu simgelemeleri, dolayısıyla da topluluğun kurtuluşu ya da ilerlemesi kadar, çürümesi ve gerilemesiyle özdeşleştirilmeleri, Batılı ya da Doğulu olsun ataerkil düşüncenin genel bir özelliğidir. 1919-23 yıllarında verilen Bağımsızlık Savaşı, hem erkeklerin askere alınması dolayısıyla onların görevlerini kadınların devralması, hem de erkeklerle omuz omuza savaşmış olmaları nedeniyle, önemli rol değişimlerine yol açmıştır. İstanbul’un işgali sırasında kadınlar, halkı işgal güçlerine karşı harekete geçirmek için direniş gösterileri ve mitingler düzenlemişlerdir. Anadolu’da ise Milli Müdafaa için Kadın Cemiyeti kurulmuştur. 1918’de, kurtuluş savaşına katılan bütün güçleri bir araya getirip seferber etmek için oluşturulan Milli Kongre’ye katılan 51 örgütün 16’sını, çeşitli amaçlarla kurulmuş olan kadın örgütleri oluşturur. Kadınlar, yer yer, kurtuluş savaşına fiilen de katılmışlardır. Bütün bu gelişmeler sonucunda, Türk toplumunda kadının artık eski konumuna geri dönmeyeceği açıktı. Artık kadınlar için medeni ve siyasal haklar gündemdeydi. Savaş sonrasının ekonomik koşulları ve erkek nüfustaki azalma, kadınların ekonomik ve kamusal yaşama katılmaları açısından ayrıca elverişli bir ortam yaratmıştı. Bu koşullarda, kadının eğitimi ve meslek sahibi olması, bir devlet politikası olarak benimsenmiştir. Böyle bir politikanın varlığı, en önemli sonucunu eğitim alanında göstermiş ve kadınlar, böylece, yüzyıllardır dışlanmış oldukları alanlara girme hakkını elde etmişlerdir. Cumhuriyet, yalnızca halifeliği kaldırmak ve hayatın her alanını laikleştirmekle kalmamış, aynı zamanda daha geniş bir İslami kimliğin yerine ulusal bir bilinç ve kimlik yerleştirmeye çalışmıştır. 1926’da Medeni Kanun’un kabul edilmesi, ailenin laikleşmesini getirmiş ve erkeğin çok eşliliğini kaldırarak, medeni nikahı zorunlu kılarak, her iki tarafa da çocuklar üzerinde velayet hakkı vererek ve mirasta eşitliği sağlayarak, kadının toplumsal statüsünde önemli yükselme sağlamıştır. 1924’de hilafetin kaldırılmasıyla başlayan ve dinsel kurum ve mekanizmaların kaldırılmasını kapsayan genel laikleştirme süreci, cumhuriyet reformlarının uygulanabilmesi açısından gerekli zeminin hazırlanması için önemlidir. Dinsel kurumlar ataerkil cinsiyetçi düzeni doğal ve ilahi takdir eseri olarak kabul edip pekişmesine hizmet ettiği için laikleşme, ataerkilliğin en önemli meşruiyet kaynağının ortadan kaldırılması anlamına gelmiştir. Artık meşruluk kaynağı olarak dini kullanamayan ataerkillik, ister istemez biçim değiştirmiş ve daha ılımlı hale gelmiştir ancak ortadan kalkmamıştır. Reformları uygulayanların, yani kadınlara toplumsal ve siyasal hakların hangi koşullarda sağlanacağını belirleyenlerin erkekler olduğu bir durumda, başka türlü olması da pek mümkün değildir. 1980 sonrası kadın hareketinin baskısı ve uluslararası sözleşmelere uyum gereksinmesiyle, Medeni Kanun’da eşitlik ve ayrımcılığın kaldırılması yönünde değişiklik yapılması gündeme gelmiş ve bu konuda çeşitli tasarılar hazırlanmıştır. 1993’ten bu yana TBMM’nin gündemine gelmeyi bekleyen son tasarı nihayet 2001 yılı sonunda yasalaşmıştır. Özellikle, mal ayrılığı rejiminin yasanın yürürlük tarihinden önceki evliliklere uygulanmaması kadınlar için önemli bir mağduriyet yaratsa da, yapılan düzenlemeler kadınların eşit yurttaş konumuna erişmeleri açısından önemlidir ve kadın hareketinin hukuk alanında kazandığı dikkate değer bir başarıdır. Yeni Türkiye devleti, bağlarını kopardığı Osmanlı devletinin aksine, dine değil ulusa dayalıdır ve bu ulus bağını, en iyi, yeni kadının simgeleyeceği düşünülmüştür. Ve nasıl ki, kadınların tecridi, örtünmeleri, kamusal alandan dışlanmaları şeriat döneminin çarpıcı bir göstergesi idiyse, şimdi de yasal olarak eşit yurttaş kabul edilmeleri Cumhuriyet’in ayırt edici göstergesi olmuştur. Cumhuriyet’in resmi ideolojisi kadınların kamusal alana çıkmalarından, meslek sahibi olarak ev dışında çalışmalarından yana olmuştur. Cumhuriyet rejimi, devlet desteğindeki feminizme bir alan açmıştır. Cumhuriyet sonrasında kadınlar, dinsel ve etnik cemaatlerin baskısından önemli ölçüde kurtulma ve kamusal alana girme olanağı bulmuşlardır. Bu onlar açısından, küçümsenmeyecek bir kazanımdır ve kadınların modernleşmeci/ulusçu projeye sıkıca sarılmalarının da nedeni olmuştur. Kadınların, bağımsız bir bilinç ve hareket geliştirememiş olmalarının en önemli sonuçlarından biri, aile içinde ve daha genel olarak toplum içinde var olan toplumsal cinsiyet kalıplarının, rollerinin ve ilişkilerinin köktenci bir sorgulamayla sarsılmamış olmasıdır. Böylece kültürün ve iktidarın erkek egemen yapısında gerçek bir değişim sağlanamamıştır ve Cumhuriyet, bütün yeniliğine ve yenilikçiliğine karşın, ataerkil olmaya devam etmiştir. Cumhuriyet dönemi kadın sorununun parametreleri, II. Meşrutiyet’ten başlayarak Cumhuriyete uzanan Türk ulusçuluğunun özgül tarihsel koşullarınca şekillenmiştir. Türkiye’de feminist meydan okuma Cumhuriyet döneminde, kamusal alanın, eğitimin ve mesleklerin açılmasıyla, kadınların özerk bireyler olabilmelerinin yolu açılmıştır. Bu, kadınların var olan kültürü ve toplumsal/siyasal yapıyı sorgulayarak özerk bireyler haline gelebilmeleri açısından belirleyici bir aşamadır. Çünkü değişmemekte direnen ataerkil yapının ve ideolojinin bütün baskısına karşın, kadınlar eğitim olanaklarına kavuşup meslek sahibi olabildikleri için kendi ayakları üzerinde daha fazla durmaya başlamışlar ve bu olgu, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, onların da eleştirel bir bilinç geliştirebilmelerinin temel dayanağını oluşturmuştur. 1980’lerde Türkiye’de gelişen yeni feminist hareket, özellikle var olan toplumsal cinsiyet kalıplarını, yani egemen kültür tarafından belirlenen kadınlık ve erkeklik kimliklerini ve rollerini sorgulayarak ataerkil değerlere karşı önemli bir ideolojik direnme başlatmıştır. Hareketin sayısal gücü ile oranlanamayacak ideolojik etkisi, kadınların yaşam alanlarının ve seçeneklerinin genişlemesinde, alternatif kadınlık imgeleri ve kimlikleri yaratılmasında ve bunların kamuoyunun tartışma gündemine sunulmasında küçümsenmeyecek bir rol oynamıştır. Kadın olgusuyla ilgili araştırma ve proje uygulamalarında, kadın hareketlerinde, devlet ve sivil toplum kuruluşlarının eylemlerinde ve politika belirleme düzeyinde gözlenen gelişmeler önemli bir yoğunluğa ulaşmıştır. Bu anlamda, Türkiye’de toplumsal cinsiyete ilişkin duyarlığın geliştiği; kadınların, kendi seslerini duyurabilecekleri ve kendi istekleri doğrultusunda hareket edebilecekleri alanları genişletmeye başladıkları söylenebilir. Türkiye’nin laik toplumsal düzeninin korunması ise, farklılaşmış kadın taleplerinin ataerkil cemaat yapılanmaları dışında ifade olanakları bulabilmesi açısından önem taşımaktadır. Ne var ki, toplumda cinsiyet ayrımcılığı konusundaki duyarlığın artmış olmasına karşın, veriler, hem kadınların statüsünde, hem de toplumun ve kültürün ataerkil yapısında fazla bir değişiklik olmadığını ortaya koymaktadır. Günümüzde Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği açısından öncelikli sorun alanları eğitim, çalışma yaşamı, şiddet ve siyasal katılım olarak belirmektedir. 2002 BM İnsani Gelişme Raporu’na göre Türkiye, toplumsal cinsiyetle bağlantılı gelişme açısından 177 ülke arasında 88. sırada bulunuyor. Eğitim açısından, Türkiye’de zorunlu öğrenimin 8 yıla çıkarılması, özellikle kız çocuklarının okulda kalma sürelerini uzatarak cinsiyet eşitliği yönünde atılmış olumlu bir adımdır. Ayrıca, yaygın kanaatin aksine, toplumda kızların eğitimi konusunda belirgin bir muhafazakarlığın var olmaması da sevindiricidir. Buna karşılık kızların okullaşma oranı erkeklere göre hala düşüktür ve kadınların yüzde 19.4’ü, 2000 yılı itibariyle okuryazar değildir. Eğitimin cinsiyetçi içeriği sorunu, çalışma yaşamındaki eşitsizlikle de yakından ilişkilidir. Çalışma yaşamında cinsiyete dayalı ayrımcılığın varlığı genel olarak mesleklere yönlendirmede, işe eleman almada, işyerlerindeki tutum ve değerlendirmelerde (işyerindeki cinsel taciz bunun bir parçasıdır) belirgin hale gelmektedir. Kadınlara karşı şiddet, bütün toplumlarda kadınlar ile erkekler arasında eşit bir güç dengesinin bulunmamasının ve kadınların ikincil konumda sayılmasının sonucudur. Bu nedenle de evrensel bir olgu olması şaşırtıcı değildir. Bu bakış açısı, ilk kez BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından vurgulanmış ve 1993 Viyana İnsan Hakları Deklarasyonu ve Eylem Programı’nca daha da pekiştirilmiştir. Kadın bedeni toplumsal denetimin odağı ve savaşlar ve politik çatışmalar için bir uzamdır. Bu olgu, bütün dünyadaki silahlı çatışmalarda, üreme haklarına yapılan müdahalelerde, belirli göçmenlik ve sığınmacılık politikalarında, “namus” cinayetlerinde, tecavüzlerde, kadınların örtünmeye zorlanarak tecrit edilmesinde, ev içindeki şiddetin yaygınlığında kendisini açıkça ortaya koyar. Devlet, şiddetin sürmesinin hesabını vermek ve kadınların insan haklarını korumak, ihlal edildiği durumlarda da cezalandırmakla yükümlüdür. Uluslararası hukuk açısından da gelenek, örf adet, ya da din gerekçeli pratikleri, kadına yönelik şiddetin önlenmesi açısından devletlerin sorumluluktan kaçınmak için gerekçe olarak kullanması mümkün değildir. Dolayısıyla hükümetler, “namus” cinayetlerine karşı önlem almak, vakit geçirmeden soruşturmak ve suçluları adalet önüne getirmekle birinci dereceden sorumludurlar. Türkiye’de kadın hareketinin en önemli mücadele alanlarının başında kadına yönelik şiddetin önlenmesinin gelmesi boşuna değildir. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, bütün toplumun sorunudur. Eşitliğin sağlanıp geliştirilmesini, istatistiklerin dengelenmesi hedefiyle karıştırmamak ve sadece kadınların sorunu olarak görmemek gerekir. Bu, elbette kadınların kişisel gelişimini ve özerkliklerinin arttırılmasını içerir ama aynı zamanda ana-babalık rollerinde kalıcı değişimleri, aile yaşamının demokratik dönüşümünü, kurumsal pratiklerin ve alışkanlıkların değişmesini, çalışmanın ve zamanın organizasyonunda değişiklikler yapılmasını vb. kapsar. Dolayısıyla, kadınları olduğu kadar erkekleri ve toplumun bütününü ilgilendirir. Cinsiyet eşitliğini geliştirme konusundaki çabalar çok uzun bir süredir sadece kadınlara yöneltilmiştir. Böylece sanki sorun onlardaymış ve erkeklerin yaşam tarzına ve düşünce yapısına uyarlanma sorumluluğu onlara aitmiş gibi algılanmıştır. Oysa toplumsal cinsiyet eşitliği, erkek değerlerine uyum göstermekle ilgili bir şey değildir. Cinsiyet eşitliği, kadınlar ve erkekler için eşit haklara, yükümlülüklere ve fırsatlara dayanan yeni ve eşit ilişkiler kurulması anlamına gelir. Eşit ilişkiler kurulması yolundaki çabaların ve kadınların hayatın her alanına etkin katılımının, bir ülkedeki demokrasi kültürünün derinleşmesini getireceği açıktır. Avrupa Konseyi belgelerinin, kadın-erkek eşitliğinin demokrasinin yüreğinde yer aldığını vurgulamasının nedeni de budur. Toplumdaki kurumlaşmış cinsiyetçiliğin ortadan kaldırılması ve kadınların insan haklarının tanınması açısından, hem yasalarda yapılacak olumlu değişikliklerin hem de bu yasaların hayata geçirilebilmesinin gerçek güvencesi ise, kadın bireylerin oluşturduğu bağımsız ve etkin bir kadın hareketinin varlığıdır.

Burada seçme ve seçilme hakkının gelişimi üzerinde özellikle durmak istiyorum. 18. yüzyılda başlayan Kadın Hareketleri’nin uzun mücadelesi kadınların seçme hakkını elde etmesinden önce başlamıştır. Fransız Devrimi sırasında Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin yayınlayan ve sonra da yayınladığı bir yazının kralcı görülmesi nedeniyle de idam edilen Olympe de Gouges kadınların seçme hakkı için mücadele veren ilk modern savunucudur. Kadınlar ilk olarak 1776 yılında Amerika’nın New Jersey eyaletinde seçme hakkını elde etmişler; ancak bu hak 1807 yılında geri alınmıştır. Güney Pasifik’te bir adada İngiliz kolonisi Pitcairn’de ilk olarak 1838 yılında kalıcı kadın hakları elde edilmiştir. İlk modern devlet olarak da Amerika Birleşik Devletleri’nin Wyoming eyaleti 1869 yılında kadın haklarını tanımıştır. 1871 yılında da Paris kadın haklarını tanımıştır. 21 Mayıs’ta aynı yıl Fransız hükûmet askerlerinin bastırması ile bu hak tekrar geri alınmıştır. Bir zamanlar kısıtlı yönetimiyle İngiliz bölgesi olan Yeni Zelanda’da 1893 yılında kadınlar aktif seçim hakkını elde etmiştir. Pasif seçim hakkını da ilk olarak 1919 yılında elde etmişlerdir. Daha sonra 1894 yılında o zamanlar koloni olan Güney Avustralya aktif ve pasif seçme haklarını kabul etmiştir. Ardından bir sene öncesinde Britanya’dan ayrılarak resmen bağımsızlığını ilan eden, yeni kurulmuş Avustralya devleti bu hakkı tanımıştır. Böylece Avustralya kadın haklarını kabul eden ilk modern egemen devlet olmuştur. 1 Haziran 1906 tarihli eyalet meclisi tüzüğü ile Finlandiya kadın haklarını kabul eden ilk Avrupa ülkesi olmuştur. 1915 yılında Danimarka anayasasının değişmesi ile de kadınların seçme hakkı Danimarka’da kabul edilmiştir. 12 Kasım 1918 yılında Alman Avusturya’sının devlet ve yönetim biçimi yasası ile kadınlar Avusturya’da genel seçim haklarını elde etmişlerdir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yıkılıp Cumhuriyet rejimine geçilmesiyle de, Anayasalarındaki 9. maddede de kurulan ulusal meclisin gerçekleşecek seçimleri için de “Bütün yurttaşların cinsiyet ayrımı gözetmeksizin genel, eşit, direkt, saklı oy hakkı”ndan bahsedilmiştir. Sonraki maddede de “Ülke, bölge, semt ve belediye temsilciliği seçimi ve seçim hakkı” olarak bu bilgi açıklanmıştır. Aynı gün milletvekilleri komisyonu tarafından Alman halkı için bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiride “Alman Kasım Devrimi” sırasında iktidara gelen hükûmet yasaların verdiği güç ile bundan sonra her bir resmi kurum için yapılan seçimlerde 20 yaşını doldurmuş bütün kadın ve erkeklerin dengeli seçim sistemine dayanarak eşit, saklı, direkt ve genel seçim hakkına sahip olduğunu ilan etmiştir. Kısaca burada 30 Kasım 1918 tarihinde yasaları belirleyen Alman ulusal meclisinin seçimler üzerine yaptığı düzenleme ile seçim hakkı yasal olarak verilmiştir. Böylelikle Almanya’daki kadınlar 19 Ocak 1919 tarihinde Alman ulusal meclis seçimlerinde ilk defa ulusal seçim haklarını kullanmışlardır. Nasyonal sosyalistlerin gücü ele geçirmesiyle 1933 yılında pasif seçim hakkı kadınların elinden tekrar alınmıştır. Amerika’da kadınlar 1920 yılında 19. anayasa değişikliğinin ardından ülke çapında tam bir seçim hakkı elde etmişlerdir. İngiltere’de ise kadınlar 1919 yılında kısıtlı bir şekilde bazı özel durumlarda oy kullanabilme hakkını elde etmişlerdir. Daha sonra ise tam oy hakkını 2 Temmuz 1928 tarihinde elde etmişlerdir. Türkiye’de kadınlar 1930 yılında aktif, 1934 yılında da pasif seçme hakkını elde etmişlerdir. Fransa 1944 yılında Alman ordusunun müttefikleri sayesinde özgürlüğüne kavuştuğunda Fransa’daki kadınlar, 1944 yılında da Belçika’daki kadınlar ve hatta aynı yıl İtalya’daki kadınlar seçim hakkını elde etmişlerdir. (İtalya’daki kadınlar daha önce 1925 yılında genel seçim hakkını elde etmişlerdi.) Hindistan’da da kadınlar seçme hakkına 1950 yılında ulaşmışlardır. İsviçreli kadınlar ülke çapında bir seçim hakkı için 2 Şubat 1971 tarihine kadar beklemek zorunda kalmışlardır. Appenzell Innerrhoden kantonu da bu hakkı ilk olarak 1990 yılında kabul etmiştir. Buna ek olarak 1984 yılında Lichtenstein, 2003 yılında da Afganistan bu hakkı kabul etmiştir. 2005 yılında da Kuveyt’teki kadınlar hem aktif hem pasif seçme hakkına sahip olmuştur.

Kadınlara siyasi hayatta seçme ve seçilme hakkı tanınması, hem ülkemiz hem de tüm dünya ülkeleri adına gerçekleşen en önemli Atatürk devrimlerinden biri olarak tarihte yerini almıştır. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün en önemli devrimlerinden biri olan ve dünya ülkelerinden önce Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı vererek kadınların önünü açtığı bu devrim 1934 yılından bu yana her yıl 5 Aralık Kadın Hakları Günü olarak kutlanıyor.

1930 yılından itibaren çıkarılan pek çok yasa ile kadınlara önce belediye seçimlerine katılma, sonra köylerde muhtar olma ve ihtiyar heyetine katılma hakkı tanınmıştır. Tüm bunların ardından ise tarihe damgasını vuran, tüm dünya ülkelerindeki kadınların da bu yolda önünü açan bir yasa değişikliği yapılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, 5 Aralık 1934’te Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan yasa değişikliği ile kadınların ilk kez oy kullanabilmesinin ve seçimlerde aday olabilmesinin önünü açmıştır. Bu çok önemli devrim ile beraber Türkiye’de, sayısız ülkeden çok daha önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. Türk kadınları, Fransa, Hırvatistan, Slovenya ve İtalya’dan 11 yıl, Romanya’dan 12 yıl, Bulgaristan’dan 13 yıl, Belçika’dan 14 yıl, İsviçre’den 36 yıl, Yunanistan’dan 15 yıl önce seçme ve seçilme hakkına sahip olmuştur. 5 Aralık 1934 yılında tanınan seçme ve seçilme hakkı devrimin ardından Türk kadınlarının ilk kez aday olduğu ve oy kullandığı TBMM V. dönem seçimleri olmuştur ve bu seçimler 8 Şubat 1935’te yapılmıştır. İlk kez 17 kadın milletvekili TBMM’ye girmiş, ara seçimlerde ise bu sayı 18 olmuştur. Böylece Türk kadınları, TBMM’deki tüm milletvekillerinin yüzde 4,5’ini oluşturmuşlardır.

Yüce önder Mustafa Kemal Atatürk’ ün çağdaş Türk kadınına dair söylediği sözler, bugün bile diğer toplumlarca örnek alınması gereken niteliktedir. Kadını yok sayan bir ulusun var olamayacağını gözler önüne seren Ulu Önder Atatürk’ün bu sözü, kadının toplum hayatında ne denli önemli bir rol oynadığını yalın ve eksiksiz cümlelerle anlatmaktadır.

“İnsan topluluğu, kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Kaynakça:

https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/33408/sedef_kapanoglu.pdf
https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Feminizm
https://www.frontlinedefenders.org/tr/right/genderwomens-rights
https://stk.bilgi.edu.tr/media/uploads/2015/02/01/berktay_std_7.pdf
https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Kad%C4%B1n_haklar%C4%B1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir