10 Aralık İnsan Hakları Günü

Aleyna KARACA

10 Aralık İnsan Hakları Günü, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edildiği gün olan 10 Aralık 1948’den bu yana kutlanan gündür. 2. Dünya Savaşı’nda yaklaşık 60 milyon insan hayatını kaybetti. Milyonlarca insan sevdiklerini, evlerini, mallarını kaybetti ve akabinde savaş sonrası çeşitli salgın hastalıklar yayılarak yine insanları birçok kayba uğrattı. Savaş sonrasında devletler, insanlara tanınan hak ve özgürlüklerin daha fazla güvence altına alınması için birleştiler ve savaş bittikten yaklaşık üç yıl sonra sivil vatandaşların haklarını ve özgürlüklerini korumak amacıyla İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni imzaladılar. Bu bildirge, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlandı ve daha sonrasında Paris’te devletlerce kabul edildi.  

  İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi sadece belli bir ırkı, belli bir kesimi veya belli bir devletin vatandaşı olan sivil bireylerin haklarını gözetmez. Tüm dünyadaki insanların haklarını gözetir ve bu yüzdendir ki oldukça önemlidir. Tüm insanların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, servet, konum vs. gözetmeksizin birbirinden üstün olmadığını, kölelik ve kulluk gibi çağ dışı hiyerarşik bir sistemin bulunmadığını, insanların bir eşya gibi alınıp satılamayacak hür, düşünebilen, yaşama ve kişi ehemmiyeti hakkı olan bir varlık olduğuna dikkat çeker. Hiç kimsenin keyfi olarak tutuklanamayacağı, alıkonulamayacağı ve kanun önünde herkesin eşit olduğuna da değinir.

  Savaşın insanın doğasında olması gerçeği, aynı şekilde savaşın hayatımızda hiç eksik olmadığı ve belki de olmayacağını gösteriyor. Başka milletlerin çocuklarını yok etmek için kendi çocuklarımızı savaş makinelerine dönüştürüyoruz. Duygularını küçük yaşlarda manipüle ederek yine aynı sonu kendi çocuklarımız için de hazırlıyoruz. Peki bunlar neden yaşanır?  Kim suçludur veya kimler suçludur? Neden yıllardır devam eden savaş, katliam, yıkım, işkence hala devam eder?  Filistin’de ölen bir çocuğun, Bosna’da işkence gören bir kadının, Vietnam’da kafasına silah dayanan bir adamın sorumluluğunu kim alabilir? Belki de oturduğumuz sıcacık evimizin koltuğunda bir yerlerde patlayan bombaların, ağlayan ve bir oraya bir buraya kaçan insanların görüntülerini izlediğimiz televizyonumuzda başka bir kanala geçerek, gördüğümüz fotoğrafları görmemezlikten gelerek biz de sorumlusu oluyoruzdur. Gördükten on dakika sonra hatırlamayacağımız görüntüler için ne kadar sahici olduğu tartışılır birkaç nutuk çekmekten, suçlayıcı cümle kurmaktan öteye geçen başka ne yaparız ki?

    İçten içe de huzur dolar, içimiz başkalarının acılarına bakarken. Acıya bakmaktan haz alırız. Çünkü biz güvendeyizdir ve düşünmeyiz aynı acıyı bir gün bizim de tadabileceğimizi. İnsan aynı zamanda yalnızca kendi acısını bilir, başkalarının acısı ile aynı kefeye konulması hoşuna gitmez. En büyük acıyı sanki sadece kendisi çekmiş gibi düşür hep. Oysa ki bir an için Vietnam’daki çocuk, Amerika’daki siyahi adam, tekmelenen Müslüman kadın, yerde sürüklenen Taliban askeri, Nazi kampındaki bir Yahudi, Filistin’de çocuğunu kurtarmaya çalışan bir baba olsak, bizden olmayanları anlamaya çalışsak bazı şeyler daha farklı olabilirdi.

  İnsanlar, olaylara kendi ideolojileri çerçevesinde bakmaya meyillidirler. Başkalarının gözünden, hukukundan çoğu zaman bakmayız. Bir teröristin öldürülmesi o ülkenin milliyetçileri için ne kadar olağan bir şeyse, tam tersi bakış açısına sahip muhalif birinin gözünden devletin acımasızca birini öldürmesi olarak yorumlanabilir. Yani insanlar görmek istedikleri gibi görür, anlamak istedikleri gibi de anlarlar. Kabul de edebilir, sahte diye de suçlayabilir. İnsanlar sadece kendi acılarını görür. Bosna Savaşı sırasında Sırp askeri tarafından öldürülen Bosnalının fotoğrafına bir Sırp ve Bosnalı aynı pencereden bakmayabilir.

10 Aralık İnsan Hakları Günü, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edildiği gün olan 10 Aralık 1948’den bu yana kutlanan gündür. 2. Dünya Savaşı’nda yaklaşık 60 milyon insan hayatını kaybetti. Milyonlarca insan sevdiklerini, evlerini, mallarını kaybetti ve akabinde savaş sonrası çeşitli salgın hastalıklar yayılarak yine insanları birçok kayba uğrattı. Savaş sonrasında devletler, insanlara tanınan hak ve özgürlüklerin daha fazla güvence altına alınması için birleştiler ve savaş bittikten yaklaşık üç yıl sonra sivil vatandaşların haklarını ve özgürlüklerini korumak amacıyla İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni imzaladılar. Bu bildirge, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlandı ve daha sonrasında Paris’te devletlerce kabul edildi.  

  İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi sadece belli bir ırkı, belli bir kesimi veya belli bir devletin vatandaşı olan sivil bireylerin haklarını gözetmez. Tüm dünyadaki insanların haklarını gözetir ve bu yüzdendir ki oldukça önemlidir. Tüm insanların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, servet, konum vs. gözetmeksizin birbirinden üstün olmadığını, kölelik ve kulluk gibi çağ dışı hiyerarşik bir sistemin bulunmadığını, insanların bir eşya gibi alınıp satılamayacak hür, düşünebilen, yaşama ve kişi ehemmiyeti hakkı olan bir varlık olduğuna dikkat çeker. Hiç kimsenin keyfi olarak tutuklanamayacağı, alıkonulamayacağı ve kanun önünde herkesin eşit olduğuna da değinir.

  Savaşın insanın doğasında olması gerçeği, aynı şekilde savaşın hayatımızda hiç eksik olmadığı ve belki de olmayacağını gösteriyor. Başka milletlerin çocuklarını yok etmek için kendi çocuklarımızı savaş makinelerine dönüştürüyoruz. Duygularını küçük yaşlarda manipüle ederek yine aynı sonu kendi çocuklarımız için de hazırlıyoruz. Peki bunlar neden yaşanır?  Kim suçludur veya kimler suçludur? Neden yıllardır devam eden savaş, katliam, yıkım, işkence hala devam eder?  Filistin’de ölen bir çocuğun, Bosna’da işkence gören bir kadının, Vietnam’da kafasına silah dayanan bir adamın sorumluluğunu kim alabilir? Belki de oturduğumuz sıcacık evimizin koltuğunda bir yerlerde patlayan bombaların, ağlayan ve bir oraya bir buraya kaçan insanların görüntülerini izlediğimiz televizyonumuzda başka bir kanala geçerek, gördüğümüz fotoğrafları görmemezlikten gelerek biz de sorumlusu oluyoruzdur. Gördükten on dakika sonra hatırlamayacağımız görüntüler için ne kadar sahici olduğu tartışılır birkaç nutuk çekmekten, suçlayıcı cümle kurmaktan öteye geçen başka ne yaparız ki?

    İçten içe de huzur dolar, içimiz başkalarının acılarına bakarken. Acıya bakmaktan haz alırız. Çünkü biz güvendeyizdir ve düşünmeyiz aynı acıyı bir gün bizim de tadabileceğimizi. İnsan aynı zamanda yalnızca kendi acısını bilir, başkalarının acısı ile aynı kefeye konulması hoşuna gitmez. En büyük acıyı sanki sadece kendisi çekmiş gibi düşür hep. Oysa ki bir an için Vietnam’daki çocuk, Amerika’daki siyahi adam, tekmelenen Müslüman kadın, yerde sürüklenen Taliban askeri, Nazi kampındaki bir Yahudi, Filistin’de çocuğunu kurtarmaya çalışan bir baba olsak, bizden olmayanları anlamaya çalışsak bazı şeyler daha farklı olabilirdi.

  İnsanlar, olaylara kendi ideolojileri çerçevesinde bakmaya meyillidirler. Başkalarının gözünden, hukukundan çoğu zaman bakmayız. Bir teröristin öldürülmesi o ülkenin milliyetçileri için ne kadar olağan bir şeyse, tam tersi bakış açısına sahip muhalif birinin gözünden devletin acımasızca birini öldürmesi olarak yorumlanabilir. Yani insanlar görmek istedikleri gibi görür, anlamak istedikleri gibi de anlarlar. Kabul de edebilir, sahte diye de suçlayabilir. İnsanlar sadece kendi acılarını görür. Bosna Savaşı sırasında Sırp askeri tarafından öldürülen Bosnalının fotoğrafına bir Sırp ve Bosnalı aynı pencereden bakmayabilir.

   Özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında devletlerin başvurdukları acımasız politikalar, gayri insani uygulamaların başlamasına yol açarken, bu uygulamaların akıl almaz derece korkunç sonuçları da ortaya çıkmıştır. Özellikle Almanya, SSCB, İtalya ve Japonya’nın savaş sırasında sivil vatandaşlar da dahil olmak üzere insanlara uyguladıkları maddi ve manevi kötü muamele, işkence, işgal ettikleri yerlerdeki insanların malvarlıklarına gasp ve evlerini talan etme, yargısız ve hukuksuz infazlar, yıkımlar tarih boyunca unutulmayacak kadar büyük etkisi olmuştur. Bu dönemde özellikle ideolojik, siyasi ve ırk üzerinden yıkımlar meydana geldi. Özellikle Nazi Almanya’sının kurduğu toplama kamplarında yapmış oldukları işkenceler, Yahudiler başta olmak üzere, Romanlar, engelli insanlar ve komünistlere siyasi görüş farklılıklarından dolayı yapılmıştır. Bununla beraber, insanların dinine dayalı sürgünler, toplu katliamlar, deney adı altında yapılan işkenceler de verebileceğimiz örneklerdendir. Açıkçası 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan en büyük insan hakları ihlali herkesin de bildiği gibi Nazi Almanya’sında gerçekleşmiştir. Tarih kaynaklarında yer edinen bilgilere göre uygulanan işkence ve katliamlarda yaklaşık üç milyondan fazla Yahudi çeşitli nedenlerden dolayı öldürülmüştür. Yaşanan bu insanlık suçlarına neden olan savaş suçlularının yargılanabilmesi için uluslararası bir sözleşme olan “Londra Antlaşması” ile birlikte barışa, demokrasiye ve insan haklarına karşı işlenen suçların yargılanabilmesi açısından “Nürnberg Mahkemesi” kuruldu. Nazi Almanya’sında bu suçları işleyen Nazi liderleri yargılanıp hapis cezası, müebbet hapis cezası veya idam cezasına gibi cezalara çarptırıldılar. Japonya’da da keza aynı şekilde savaş bitiminin akabinde Tokyo’da kurulan mahkemede insanlık dışı faaliyet gösteren liderler yargılandılar.

  SSCB, insan hakları ihlali konusunda Nazi Almanya’sından çok da farklı değildi. Almanya’nın aleyhine yürüttüğü ve benimsediği ideolojiyi gereği olarak işgal ettiği bölgelerde kendi sosyalist rejimini yaymaya çalıştı. Böylece kendine uydu devletler kurarak arzu ettiği dünya düzenini kurabilecekti. SSBC savaşın son demlerinde Alman işgalini sonlandırmak bahanesi ile girdiği ülkelerde (Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Polonya) kendi ideolojisine karşı muhalif gruplara karşı hiçbir insan hakkı ihlalini gerçekleştirmekten çekinmedi. Aynı ihlalleri azınlıklara da uygulayarak onların ideolojisini benimsemeyen ve SSCB idaresine hizmet ve itaat etmeyi reddeden bilim insanlarını ‘’Gulag’’ adı verilen çalışma kamplarında çalıştırdı. Devletin savaş ortamından dolayı temin etmekte zorlandığı gıdalar halktan zorla alınarak, halk açlığa ve ölüme terk edildi. Azınlık durumundaki milletle -ki bu milletler arasında özellikle Türk milletine mensup insanlar- cephelere zorla götürüldü ve ön saflarda ölüm birlikleri olarak savaşmaları için zorlandı. Türk kadınları ve çocukları cephe arkasında çalışmaya mahkûm edildi. 115 bin Ahıska Türkü Rusya’nın farklı bölgelerine sürgün edildi. İnsanların topraklarına zorla el konularak devlete ait çiftlikler olan kolhozlarda çalıştırıldı. Savaş sanayisinde zorla çalıştırılan işçiler hiçbir şekilde emeklerinin karşılığını alamadan insan hakkı ihlaline uğrayarak açlık ve sefalet içinde ölüme mahkûm edildi. 2. Dünya Savaşı’nda birçok ülkenin insanlık dışı anlayışı, ya bendensin ya karşı taraftan anlayışından farksızdı. Bu devletler arasındaki özellikle başta Avrupa Kıtası olmakla beraber birçok insanlık dışı uygulamaya sahne oldu. Bunun yanı sıra Afrika ve Asya kıtalarımda da insanlık dışı ihlaller çokça görüldü. Yüz binlerce masum insan öldü. Atom bombasının hala günümüze kadar gelen radyasyon etkileri ile pek çok inşam zihinsel ve fiziksel sağlık sorunları yaşadı.

  Günümüzde hala bu değerleri çiğneyen kişi ve topluluklarla karşılaşsak da, işin özünde her zaman doğru olanın bu olduğunu unutmamalıyız. Hepimiz, birbirimizin hak ve hürriyetine saygılı olmalı ve kendi hak ve hürriyetimiz için de aynısını beklemeliyiz. Bizler, her birimiz ayrı ayrı çok değerli varlıklarız. Hepimiz birbirimize değer vermeli ve saygı göstermeliyiz.

Her birimiz, insan eliyle gerçekleşen kötücül süreçlerin son bulması ve barışçıl, demokratik, insan haklarına dayanan bir yaşam alanı oluşturabilmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Kaynakça:

One thought on “10 Aralık İnsan Hakları Günü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir